Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları

Von Hippel-Lindau ve Endokrin Tümörler

Von Hippel-Lindau ve Endokrin Tümörler, sık karşılaşılan bir tablodur ve farklı yaş gruplarında değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Konunun ayrıntılarına göz atın.

Von Hippel-Lindau sendromu, otozomal dominant kalıtım gösteren, çok sistemli tümör yatkınlığı ile karakterize nadir bir genetik hastalıktır. Kromozom 3p25-26 bölgesinde yer alan VHL tümör baskılayıcı geninin germline mutasyonları sonucu ortaya çıkan bu sendrom, merkezi sinir sisteminden retinaya, böbrekten pankreasa ve adrenal bezlere uzanan geniş bir organ yelpazesinde iyi huylu ve kötü huylu lezyonların gelişmesine zemin hazırlar. Endokrinolojik açıdan sendromun önemli boyutu, feokromositoma, pankreatik nöroendokrin tümörler ve endolenfatik kese tümörleri gibi hormonal aktivite ile ilişkilendirilen oluşumların sıklıkla eşlik etmesidir. Sendromun klinik tanınması ve düzenli takibi, komplikasyonların erken evrede saptanmasına ve organ koruyucu yaklaşımların planlanmasına imk├ón tanır.

Hastalığın moleküler temeli, VHL geninin kodladığı pVHL proteininin işlev kaybına dayanır. Bu protein, hipoksi ile indüklenebilir faktörlerin (HIF-1╬▒ ve HIF-2╬▒) yıkımını düzenleyen ubikitin ligaz kompleksinin kritik bir bileşenidir. Mutasyon sonucu pVHL fonksiyonunu yerine getiremediğinde HIF proteinleri hücrede birikir ve normalde oksijen yetersizliğinde devreye giren VEGF, PDGF, eritropoietin ve TGF-╬▒ gibi büyüme faktörlerinin sürekli üretimine yol açar. Bu psödohipoksik durum, damarlanması yoğun tümörlerin ortaya çıkışını açıklayan başlıca mekanizma olarak kabul edilmektedir. Feokromositoma ve paraganglioma gelişiminde ayrıca apoptozdan kaçış, kromaffin hücrelerin gelişimsel programlarının bozulması ve sempatoadrenal öncüllerin uygunsuz sağkalımı gibi ek yolakların da rol oynadığı bildirilmiştir.

Sendrom, klinik fenotipe göre alt tiplere ayrılmaktadır. Tip 1'de feokromositoma riski düşük seyrederken hemanjioblastom ve berrak hücreli böbrek karsinomu ön plandadır. Tip 2 grubunda ise feokromositoma belirgin biçimde daha sık gözlenir; bu tip kendi içinde 2A (düşük böbrek kanseri riski), 2B (yüksek böbrek kanseri riski) ve 2C (izole feokromositoma eğilimi) olarak sınıflandırılır. Bu ayrım, genotip-fenotip ilişkisinin izlem programlarını yönlendirmedeki değerini yansıtmakta ve her hastaya özgü takip protokollerinin oluşturulmasına katkı sağlar. Aynı ailede farklı bireylerin farklı organ tutulumları ile başvurabilmesi, penetransın yaşa bağlı artışı ve değişken ekspresyon nedeniyle olağan kabul edilmektedir.

Feokromositoma, Von Hippel-Lindau sendromunun endokrin belirtileri arasında en dikkat çekici oluşumdur. Adrenal medullanın kromaffin hücrelerinden köken alan bu tümörler, katekolamin salgısı nedeniyle paroksismal ya da sürekli hipertansiyon, çarpıntı, baş ağrısı, terleme atakları ve solukluk gibi bulgulara yol açabilir. Sendromla ilişkili feokromositomalar sporadik formlara kıyasla daha genç yaşta ortaya çıkma, bilateral ve multifokal yerleşim gösterme eğilimindedir. Ekstra-adrenal paragangliomalar da tabloya eşlik edebilir. Biyokimyasal değerlendirmede plazma ya da 24 saatlik idrar fraksiyone metanefrin ölçümleri esas alınır; VHL ile ilişkili tümörlerde normetanefrin baskınlığı sık gözlenen bir örüntüdür ve noradrenerjik fenotipi yansıtır.

Görüntüleme aşamasında sürrenal bezlerin manyetik rezonans görüntüleme ya da bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi standart yaklaşımdır. Fonksiyonel değerlendirmede 123I-MIBG sintigrafisi ve 68Ga-DOTATATE PET/BT gibi somatostatin reseptörü hedefli moleküler görüntüleme yöntemleri, multifokal odakların ve olası paraganglioma varlığının aydınlatılmasında değerli bilgiler sunar. Cerrahi kararı planlanırken hem hemodinamik stabilizasyon amacıyla alfa ve gerektiğinde beta adrenerjik blokaj içeren preoperatif hazırlık uygulanır hem de fonksiyon koruyucu kortikal koruyucu adrenalektomi seçenekleri değerlendirilir. Bilateral tutulum olasılığı nedeniyle kortikal koruma stratejisi, uzun dönemde glukokortikoid ve mineralokortikoid replasman gereksinimini azaltmayı amaçlar ve endokrinoloji ile ürolojik cerrahi ekiplerinin ortak kararını gerektirir.

Pankreas tutulumu, Von Hippel-Lindau sendromunun endokrinolojik yansımalarından bir diğerini oluşturur. Bu hastalarda serous kistadenomlar, basit kistler ve nöroendokrin tümörler farklı sıklıklarda saptanır. Pankreatik nöroendokrin tümörler çoğunlukla nonfonksiyonel karakterdedir ve sıklıkla insidental biçimde görüntüleme sırasında fark edilir. Ancak boyutun 3 santimetrenin üzerine çıkması, tümör ikiye katlanma süresinin kısalması ve ekzon 3 mutasyonlarının varlığı gibi risk göstergeleri, metastatik potansiyeli değerlendirmede öne çıkan parametreler olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle küçük ve stabil lezyonlarda titiz izlem tercih edilirken belirli boyut ve büyüme hızı eşiklerine ulaşan tümörlerde parankim koruyucu cerrahi yaklaşımlar planlanır.

Endolenfatik kese tümörleri, iç kulağın kemik yapıları içinden köken alan yavaş büyüyen adenomatöz oluşumlardır ve sendromun daha az bilinen ancak önemli komponentleri arasında yer alır. Tek ya da iki taraflı sensorinöral işitme kaybı, tinnitus, denge bozukluğu ve fasiyal sinir güçsüzlüğü gibi klinik bulgularla başvuru olabilir. Kemik ince kesitli bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile petröz kemik ayrıntılı biçimde değerlendirilir. Küçük ve semptomsuz lezyonlarda gözlem tercih edilirken işitmeyi tehdit eden ya da nörolojik ilerleme gösteren olgularda cerrahi eksizyon değerlendirilebilir. Endokrin sistemle doğrudan hormon salgılayan bir ilişkisi bulunmasa da sendromun multisistemik yönetiminin bir parçası olarak nörootolojik izlem programlarına dahil edilir.

Merkezi sinir sistemi hemanjioblastomları, hastaların büyük bölümünde yaşam boyunca en az bir kez karşılaşılan lezyonlar arasındadır ve çoğunlukla serebellum, beyin sapı, spinal kord ve kauda ekuina bölgesinde yerleşir. Genellikle iyi huylu histolojiye rağmen kistik komponentlerin genişlemesi baş ağrısı, ataksi, kusma ve nörolojik defisit tablolarına neden olabilir. Retinal hemanjioblastomlar ise erken çocukluk döneminden itibaren görülebilen ve tedavi edilmediğinde eksüdasyon, retina dekolmanı ve görme kaybı gibi komplikasyonlara yol açabilen damarsal lezyonlardır. Bu nedenle retina muayeneleri sendromlu bireylerde küçük yaşlardan itibaren düzenli olarak programlanır. Endokrin tümörlerin varlığı bu nörolojik ve oftalmolojik bulgularla birlikte değerlendirildiğinde tanıya götüren örüntü belirginleşir.

Berrak hücreli renal hücreli karsinom ve renal kistler, sendromun ürolojik boyutunu şekillendirir. Böbrek tümörleri sıklıkla multifokal ve bilateral karakter taşır; bu durum, cerrahi yaklaşımda nefron koruyucu stratejilerin öncelikli hale gelmesine neden olur. Genel kabul gören uygulamada 3 santimetreye ulaşan solid lezyonlar için parsiyel nefrektomi ya da ablatif yöntemler düşünülürken daha küçük ve stabil oluşumlarda görüntüleme ile izlem yeğlenir. Böbrek fonksiyonlarının korunması, yaşam boyu ortaya çıkacak yeni lezyonlarla mücadelede önemli bir stratejik hedeftir. Böbrek yetmezliğinin geciktirilmesi ve renal replasman gereksiniminin önlenmesi, multidisipliner ekiplerin ortak önceliği olarak öne çıkar.

Tanı süreci klinik şüphe ile başlar. Ailesinde hemanjioblastom, berrak hücreli böbrek kanseri, feokromositoma ya da endolenfatik kese tümörü öyküsü bulunan bireyler ile genç yaşta bu tümörlerden herhangi biri ile başvuran ya da senkron çoklu lezyon saptanan olgularda VHL sendromu araştırılır. Tanı, klinik ölçütlerin karşılanması ve VHL geninde patojenik varyantın gösterilmesi ile konur. Moleküler tanıda sekans analizi ve büyük delesyonları tespit eden multiplex ligation-dependent probe amplification yöntemleri birlikte kullanılır. Aile bireylerine kaskad genetik danışmanlık önerilir; presemptomatik test, izlem programlarının erken başlatılmasına ve klinik olarak sessiz taşıyıcıların erken evrede yönetimine olanak sağlar. Doğum öncesi ve implantasyon öncesi genetik tanı seçenekleri, ailelerin bilgilendirilmiş kararlar alabilmesi için ayrı bir danışmanlık başlığı oluşturur.

İzlem programı yaşa göre biçimlendirilir. Retinal muayene ve fizik değerlendirmenin bebeklik ve erken çocukluk döneminden itibaren yıllık olarak planlanması önerilir. Adölesan dönemden itibaren yıllık plazma ya da idrar metanefrin ölçümleri ve kan basıncı takibi ile feokromositoma taraması eklenir. Abdominal manyetik rezonans görüntüleme yetişkinlikte belirli aralıklarla, kraniyal ve spinal manyetik rezonans görüntüleme ise erişkinlik döneminde iki yılda bir olacak biçimde programlanabilir. İşitme testleri ve iç kulak görüntülemeleri semptom varlığında ya da belirli aralıklarla yapılır. Bu izlem programının sıklığı ve içeriği, mutasyon tipi, yaş, önceki bulgular ve merkezin protokolüne göre uyarlanır. Yaşam boyu takip anlayışı, hastalığın sessiz ilerleyen doğası göz önüne alındığında büyük değer taşır.

Feokromositomanın yönetiminde temel prensip, katekolamin fazlalığının yol açtığı kardiyovasküler riskleri en aza indirerek güvenli bir cerrahi süreç sağlamaktır. Preoperatif dönemde iki hafta kadar süren alfa-adrenerjik blokaj başlatılır, yeterli sıvı yüklenmesi ve tuz alımı ile intravasküler hacim dengelenir. Gerektiğinde beta-adrenerjik blokaj, alfa blokaj sağlandıktan sonra eklenir. Cerrahi genellikle laparoskopik ya da robotik yöntemlerle gerçekleştirilir ve mümkün olduğunca kortikal koruyucu yaklaşım uygulanır. Postoperatif hipotansiyon, hipoglisemi ve adrenal yetmezlik olasılığı yakından izlenir. Uzun dönemde katekolamin ölçümleri, görüntüleme incelemeleri ve gerekli hormonal replasman ile takip sürdürülür. Metastatik feokromositoma olgularında sistemik yaklaşımlar arasında peptid reseptörü radyonüklid tedavisi ve HIF-2╬▒ inhibisyonu gibi güncel seçenekler değerlendirmeye alınır.

Pankreatik nöroendokrin tümörlerin yönetiminde de bireyselleşmiş bir strateji benimsenir. Küçük, stabil ve semptomsuz nonfonksiyonel lezyonlar radyolojik izlem programına dahil edilir. Belirli boyut eşiğine ulaşan, hızlı büyüyen ya da genotipik risk faktörleri gösteren tümörlerde enükleasyon, distal pankreatektomi ya da pankreas koruyucu diğer teknikler değerlendirilir. Metastatik olgularda somatostatin analogları, hedefe yönelik ajanlar ve peptid reseptörü radyonüklid tedavisi seçenekleri ile hastalık yükü kontrol altına alınmaya çalışılır. Belfontostat gibi HIF-2╬▒ inhibitörlerinin sendromla ilişkili böbrek tümörleri, hemanjioblastomlar ve pankreatik nöroendokrin tümörler üzerinde umut verici sonuçları, moleküler patogeneze yönelik yaklaşımın klinik pratikteki karşılığını yansıtmaktadır.

Gebelik planlaması, Von Hippel-Lindau sendromlu bireyler için ayrı bir başlık oluşturur. Feokromositomanın tanınmadığı gebelikler ciddi hipertansif komplikasyonlara ve anne ile bebeği tehdit eden acil tablolara yol açabilir. Bu nedenle gebelik öncesinde biyokimyasal ve görüntüleme değerlendirmesi önerilir. Gebelik döneminde ise iyonizan içermeyen görüntüleme yöntemleri tercih edilir ve endokrinoloji, kadın doğum ve anestezi ekiplerinin ortak izlemi sağlanır. Doğum planlaması, katekolamin fazlalığı ve nörolojik tutulumun durumuna göre bireyselleştirilir. Emzirme dönemi, ilaç seçimleri ve postpartum izlem de multidisipliner bir çerçevede değerlendirilir.

Psikososyal boyut, yaşam boyu izlem gerektiren bu sendromda çoğunlukla göz ardı edilmemesi gereken bir alan olarak öne çıkar. Tanı sonrası dönemde bireyler ve aileleri, gelecekteki tümör riski, çocuklarına genetik geçiş olasılığı ve yaşam kalitesine ilişkin kaygılar yaşayabilir. Psikoloji desteği, hasta dernekleri ile iletişim, düzenli bilgilendirme toplantıları ve genetik danışmanlık hizmetleri bu yükün paylaşılmasına katkı sağlar. Yaşam tarzı önerileri arasında kan basıncının düzenli izlenmesi, dengeli beslenme, aşırı sempatik uyarıdan kaçınma ve düzenli fiziksel aktivite yer alır. Endokrin dengenin uzun vadede korunması, hem tümörle ilişkili olayların yönetimi hem de eşlik eden metabolik durumların önlenmesi bakımından önemlidir.

Von Hippel-Lindau sendromu, endokrinoloji, tıbbi genetik, nöroşirürji, üroloji, oftalmoloji, otolarengoloji, radyoloji ve medikal onkoloji uzmanlarını aynı hasta için bir araya getiren, disiplinler arası iş birliğinin belirgin biçimde ön plana çıktığı bir tablodur. Multidisipliner konseylerde alınan kararlar, hastanın mevcut lezyonlarının davranış özelliklerine, yaşına, komorbiditelerine ve genetik profiline göre şekillendirilir. Bu kapsamlı yaklaşım sayesinde iyileşmeye katkı sağlayan girişimler zamanında planlanır, gereksiz müdahalelerden kaçınılır ve yaşam boyu izlem stratejisi bireysel gereksinimlere göre biçimlenir. Sendromun moleküler mekanizmalarına yönelik güncel ilaç çalışmaları, önümüzdeki yıllarda hedefe yönelik seçeneklerin klinik pratikte daha geniş yer bulmasını olanaklı kılabilir ve etkilenen bireylerin uzun dönem sonuçlarını olumlu yönde etkileyebilir.

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Наши врачи

Мы рядом с вами вместе с нашими опытными врачами-специалистами в этой области

Познакомьтесь с нашими врачами-специалистами

Запишитесь на приём прямо сейчас или позвоните нам ради вашего здоровья.

WhatsApp Онлайн-запись