Biyokimya

Asetilkolin Reseptör Antikoru (AChR-Ab)

Asetilkolin Reseptör Antikoru Yüksekliği ve Düşüklüğü, sık karşılaşılan bir tablodur ve farklı yaş gruplarında değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Hastalığın özelliklerini ve izlem önerilerini öğrenin.

Asetilkolin reseptör antikoru, kısaca AChR-Ab olarak ifade edilen ve nöromüsküler kavşakta yer alan asetilkolin reseptörlerine karşı bağışıklık sisteminin ürettiği otoantikorları tanımlayan biyokimyasal bir parametredir. Sinir uçlarından salgılanan asetilkolin molekülünün kas hücresi zarındaki reseptörlere bağlanması, kasların istemli olarak kasılabilmesi açısından temel bir mekanizmadır. Bağışıklık sisteminin kendi reseptörlerini yabancı olarak algılaması durumunda üretilen bu otoantikorlar, sinir ile kas arasındaki iletişimi bozarak çeşitli klinik tabloların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir. Söz konusu antikorun kanda saptanması, başta miyastenia gravis olmak üzere nöromüsküler kavşak bozukluklarının ayırıcı tanısında oldukça değerli bilgiler sunmaktadır.

Nöromüsküler kavşak, motor sinir hücresinin aksonu ile çizgili kas lifi arasında yer alan özelleşmiş bir yapıdır. Sinir ucundan veziküller içinde salınan asetilkolin nörotransmitteri, sinaptik aralığa geçerek kas zarı üzerindeki nikotinik reseptörlere bağlanmaktadır. Bu bağlanma sonucunda kas zarında oluşan iyon akışı, kas lifinin kasılmasını başlatan elektriksel potansiyelin doğmasına neden olur. AChR-Ab tipi otoantikorlar reseptörlere bağlanarak reseptörün işlevini doğrudan engelleyebilir, kompleman aracılı yıkım yoluyla reseptör sayısını azaltabilir ya da reseptörlerin hücre içine çekilerek parçalanmasına yol açabilmektedir. Üç farklı patogenetik mekanizmanın birlikte işlemesi, kas güçsüzlüğü tablosunun şiddetini ve dağılımını belirleyen önemli bir etken olarak kabul edilmektedir.

Asetilkolin reseptör antikorları üç ana alt grupta incelenmektedir. Bağlayıcı antikorlar reseptörün asetilkolin bağlanma bölgesine ya da bu bölgeye yakın yapılara tutunarak işlevsel kayıp oluşturur. Modüle edici antikorlar reseptörlerin hücre içine alınmasını hızlandırarak kas zarındaki toplam reseptör sayısının azalmasına neden olur. Bloke edici antikorlar ise asetilkolinin reseptöre bağlanmasını doğrudan engelleyerek sinyal iletimini durdurabilmektedir. Klinik laboratuvarlarda en sık bağlayıcı antikor düzeyi ölçülmekte, gerekli durumlarda modüle edici ve bloke edici antikorlar da değerlendirmeye eklenmektedir. Üç alt tipin birlikte incelenmesi, tanısal duyarlılığı artıran bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır.

Miyastenia gravis, AChR-Ab antikorlarının klinik açıdan en sık ilişkilendirildiği nöromüsküler hastalıktır. Hastalığın belirleyici özelliği, kullanımla artan ve dinlenmeyle kısmen azalan kas güçsüzlüğüdür. Göz kapağı düşüklüğü, çift görme, çiğneme ve yutma güçlüğü, konuşmada bozulma ve ekstremitelerde kuvvet kaybı sıklıkla gözlenen bulgular arasında yer almaktadır. Hastalığın seyri sırasında solunum kaslarının etkilenmesi, miyastenik kriz olarak adlandırılan ve yoğun bakım koşullarında izlem gerektiren ciddi bir tabloya dönüşebilmektedir. Erişkin başlangıçlı jeneralize miyastenia gravis olgularının yaklaşık seksen ila doksan oranında AChR-Ab antikorları saptanmakta, sadece göze sınırlı oküler formlarda bu oran daha düşük seviyelerde kalmaktadır.

Antikorun varlığı yalnızca tanısal bir belirteç olmakla kalmayıp aynı zamanda hastalığın klinik gidişatı hakkında da yol gösterici bilgiler sunmaktadır. Antikor titresinin yüksekliği ile hastalık şiddeti arasında bireyler arası karşılaştırmalarda doğrudan bir ilişki her olguda gösterilmese de aynı hastada zaman içinde yapılan ölçümlerde titre değişimleri klinik yanıtı izlemek açısından anlamlı kabul edilmektedir. İmmünosüpresif yaklaşımla yönetilen olgularda antikor düzeyinin gerilemesi, klinik düzelmeyle örtüşen bir bulgu olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle hekimler, antikor titresini izlem sürecinin önemli bir parçası olarak görmektedir.

Timus bezi ile AChR-Ab arasındaki ilişki, hastalığın patogenezini anlamak açısından dikkate değer bir alandır. Miyastenia gravis tanısı alan erişkin olguların önemli bir bölümünde timus hiperplazisi gözlenmekte, daha küçük bir kısmında ise timoma adı verilen timik tümörler saptanabilmektedir. Timus bezi içinde bulunan kas benzeri hücrelerin sunduğu antijenlerin, otoreaktif T hücrelerinin aktive olmasında rol oynadığı düşünülmektedir. Antikor pozitifliği saptanan olgularda toraks bilgisayarlı tomografisi ile timus bezinin görüntülenmesi rutin değerlendirme kapsamında yer almaktadır. Timoma varlığında cerrahi olarak timektomi uygulanması, hem onkolojik gereklilik hem de immünolojik yanıt açısından klinik fayda sağlayan bir girişim olarak öne çıkmaktadır.

AChR-Ab ölçümü için periferik venöz kan örneği alınması yeterlidir. Test öncesinde özel bir hazırlık ya da açlık koşulu zorunlu olmamakla birlikte, hastanın kullandığı ilaçların ve özellikle son dönemde uygulanan intravenöz immünglobulin ya da plazma değişimi gibi tedavi yaklaşımlarının değerlendirme sırasında bilinmesi önemlidir. Bu uygulamalar antikor düzeylerini geçici olarak değiştirebilmektedir. Numune alındıktan sonra serum ayrıştırılarak radyoimmünopresipitasyon ya da enzim bağlı immünosorbent yöntemleri kullanılarak ölçüm gerçekleştirilmektedir. Radyoimmünopresipitasyon yöntemi uzun yıllar boyunca altın standart olarak kabul edilmiş, son yıllarda geliştirilen hücre bazlı testler ile düşük titreli antikorların saptanmasında ek katkılar sağlanmıştır.

Sonuçların yorumlanmasında referans aralığı, kullanılan yöntem ve laboratuvara göre değişkenlik gösterebilmektedir. Genel olarak 0,4 nmol/L altındaki değerler negatif, üzerindeki değerler pozitif olarak kabul edilmektedir. Pozitif bir sonuç miyastenia gravis tanısını desteklemekle birlikte, kesin tanı koymak için klinik bulguların, elektrofizyolojik incelemelerin ve gerektiğinde diğer otoantikor testlerinin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Tek başına pozitif antikor sonucu tanısal değildir ve bütüncül klinik değerlendirme çerçevesinde anlam kazanmaktadır. Sınır değerde saptanan sonuçların belirli aralıklarla tekrar edilmesi de klinik karar sürecine katkı sunmaktadır.

Negatif AChR-Ab sonucu, miyastenia gravis tanısını dışlamak için tek başına yeterli kabul edilmemektedir. Seronegatif miyastenia gravis olarak adlandırılan bir alt grupta, klasik AChR-Ab testi negatif olmasına karşın hastalığın tipik klinik bulguları gözlenebilmektedir. Bu olgularda kasa özgü tirozin kinaz reseptörüne karşı antikorlar olan MuSK antikorları ya da lipoprotein ilişkili protein 4 antikorları araştırılmaktadır. MuSK pozitif olgular klinik açıdan farklı bir tablo sergileyebilmekte, bulber kasların tutulumu ve yüz kaslarındaki atrofi daha belirgin olabilmektedir. Antikor profilinin ayrıntılı incelenmesi, hastalığın alt tipini belirleyerek izlem planının kişiselleştirilmesine olanak tanımaktadır.

Miyastenia gravis dışında bazı klinik durumlarda da AChR-Ab pozitifliği saptanabilmektedir. Timoma olgularında nöromüsküler bulgu olmaksızın antikor pozitifliği görülebilmekte, bazı otoimmün hastalıklarda düşük titrede yalancı pozitiflik gelişebilmektedir. Penisilamin gibi belirli ilaçların kullanımı sırasında ilaca bağlı miyastenik tablo ve buna eşlik eden antikor üretimi bildirilmiştir. Allojeneik kemik iliği nakli sonrasında graft-versus-host reaksiyonu zemininde de antikor üretimi tanımlanmıştır. Bu nedenle antikor pozitifliği saptanan her olguda detaylı bir öykü alınması ve eş zamanlı klinik tablo ile değerlendirme yapılması gerekmektedir.

Antikor düzeyinin izlenmesi, hastalığın seyrinin değerlendirilmesinde ve uygulanan immünosüpresif yaklaşımların etkinliğinin belirlenmesinde önemli bir araçtır. Kortikosteroid, azatioprin, mikofenolat mofetil ya da rituksimab gibi ajanlarla yönetilen olgularda antikor titrelerinin zaman içinde gerilemesi beklenen bir bulgudur. Bununla birlikte titrenin sıfırlanması her olguda mümkün olmayabilmekte, klinik remisyon sağlanmış hastalarda dahi düşük düzeyde antikor pozitifliği sürebilmektedir. Bu durum, klinik karar verme sürecinde antikor düzeyinin tek başına değil, hastanın işlevsel durumu ve elektrofizyolojik bulgular ile birlikte ele alınmasını gerektirmektedir.

Çocukluk çağı miyastenia gravis olgularında AChR-Ab pozitiflik oranı erişkinlere göre daha düşük seyredebilmekte, özellikle prepubertal başlangıçlı olgularda seronegatif tablo daha sık karşılaşılan bir bulgudur. Yenidoğan döneminde ise annede bulunan AChR-Ab antikorlarının plasenta yoluyla bebeğe geçmesi sonucunda geçici neonatal miyastenia gravis tablosu ortaya çıkabilmektedir. Bu olgularda emme güçsüzlüğü, hipotoni ve solunum sıkıntısı gözlenebilmekte, antikorlar elimine edildikçe klinik tablo kendiliğinden gerileyebilmektedir. Hamile bireylerde antikor düzeyinin izlenmesi ve doğum sonrası bebeğin yakın takibi, bu nadir tablonun yönetiminde gerekli görülmektedir.

Antikor testinin uygulanması sırasında laboratuvarın tercih ettiği yönteme bağlı olarak bazı kısıtlılıklar gözlenebilmektedir. Radyoimmünopresipitasyon yönteminde radyoaktif izleyici kullanımı, özel laboratuvar koşulları gerektirmektedir. Hücre bazlı testler düşük titreli antikorların yakalanmasında daha duyarlı sonuçlar verebilmekte, ancak yöntem standardizasyonu açısından farklı merkezler arasında değişkenlik gözlenebilmektedir. Sonuçların yorumlanmasında kullanılan yöntemin bilinmesi ve referans aralıklarının değerlendirme sırasında dikkate alınması, klinik kararların güvenilirliği açısından önem taşımaktadır. Aynı hastanın takibinde testlerin mümkün olduğunca aynı laboratuvarda yapılması, sonuçların karşılaştırılabilirliğini artıran bir uygulamadır.

Hastanın klinik değerlendirme sürecinde AChR-Ab testi tek başına yeterli kabul edilmemekte, tekrarlayan sinir uyarımı ve tek lif elektromiyografisi gibi elektrofizyolojik incelemeler de tanısal çerçeveye dahil edilmektedir. Tekrarlayan sinir uyarımında dekremental yanıt elde edilmesi, nöromüsküler kavşakta iletim bozukluğunu göstermektedir. Tek lif elektromiyografisi ise yüksek duyarlılığa sahip bir yöntem olarak özellikle seronegatif olgularda tanısal değer taşımaktadır. Buz testi, edrofonyum testi ve neostigmin testi gibi yatak başı uygulamalar bazı olgularda destekleyici bilgi sağlayabilmektedir. Tüm bu değerlendirme basamakları, antikor sonucu ile birlikte ele alındığında daha güvenilir bir tanısal yaklaşım oluşturulmaktadır.

Miyastenia gravis dışındaki konjenital miyastenik sendromlar, AChR-Ab pozitifliği göstermeyen genetik kökenli nöromüsküler kavşak bozukluklarıdır. Bu olgularda klinik tablo otoimmün miyastenia gravise benzer özellikler taşıyabilmekte, ancak antikor testleri negatif sonuçlanmaktadır. Genetik analizler aracılığıyla reseptör alt birimlerini ya da kavşak proteinlerini kodlayan genlerdeki mutasyonlar saptanabilmektedir. Antikor testinin negatif olması durumunda, özellikle erken yaşta başlayan ve aile öyküsü bulunan olgularda konjenital sendromların ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulması önerilmektedir. Bu yaklaşım, gereksiz immünosüpresif yaklaşımların önüne geçilmesi açısından da değer taşımaktadır.

Asetilkolin reseptör antikoru testinin klinik uygulamadaki yeri, nöromüsküler hastalıkların tanı ve izlem süreçlerinde kritik bir konumdadır. Doğru endikasyonla istenen, uygun yöntemle çalışılan ve sonuçları klinik bulgularla birlikte yorumlanan bu test, hastaya özgü yaklaşımın belirlenmesinde yol gösterici olmaktadır. Antikor pozitifliği ya da negatifliğinin tek başına değil bütüncül klinik değerlendirme çerçevesinde anlam kazandığı unutulmamalıdır. Nöroloji, biyokimya ve gerektiğinde göğüs cerrahisi ile immünoloji disiplinlerinin koordinasyonu, AChR-Ab pozitif olgularda en uygun izlem ve yönetim planının oluşturulmasına katkı sağlamaktadır. Multidisipliner yaklaşımın benimsenmesi, hastalığın seyrinin daha öngörülebilir bir şekilde yönetilmesine olanak tanımaktadır.

Biyokimya Our Doctors

We are by your side with our experienced specialist physicians in this field

Meet Our Specialist Physicians

Book an appointment now or call us for your health.

WhatsApp Online Appointment