PDW, tam açılımıyla Platelet Distribution Width yani trombosit dağılım genişliği, tam kan sayımı tetkikinde otomatik hematoloji analizörleri tarafından ölçülen ve trombositlerin hacimsel çeşitliliğini yansıtan bir parametredir. Kanda dolaşan trombositlerin birbirine göre büyüklük farkını sayısal bir değer olarak ifade eden bu ölçüm, kemik iliğinden dolaşıma katılan trombositlerin homojen mi yoksa heterojen bir yapıda mı olduğunu ortaya koymaktadır. Klinik pratikte tek başına değerlendirilmemekle birlikte MPV (ortalama trombosit hacmi), PLT (trombosit sayısı) ve PCT (trombositkrit) gibi diğer trombosit indeksleriyle birlikte yorumlandığında hematolojik durum hakkında önemli ipuçları sunabilen bir göstergedir.
Trombositler, kemik iliğindeki megakaryositlerden köken alan çekirdeksiz hücre parçacıklarıdır ve birincil hemostazın, yani kanamanın durdurulmasının temel unsurlarından biri olarak görev üstlenmektedir. Sağlıklı yetişkinlerde dolaşımdaki trombositlerin büyük bölümü benzer hacim aralığında bulunurken, kemik iliğinde artan üretim ya da yıkım süreçleri devreye girdiğinde farklı boyutlarda genç ve olgun trombositler kana karışmaya başlamaktadır. İşte bu boyut çeşitliliğinin ne kadar geniş bir aralığa yayıldığı PDW değeri ile sayısallaştırılmakta, böylece hekime trombosit üretiminin dinamiği hakkında dolaylı bilgi sunulmaktadır.
Referans aralıkları kullanılan cihazın markasına, kalibrasyonuna ve laboratuvarın iç doğrulama çalışmalarına göre farklılık gösterebilmekle birlikte, yetişkinler için PDW değeri genellikle yüzde 9 ile yüzde 17 arasında normal kabul edilmektedir. Bazı analizörlerde sonuç femtolitre cinsinden verilirken bazılarında yüzdesel olarak raporlanmakta, bu nedenle sonucun mutlaka test edildiği laboratuvarın kendi referans aralığıyla karşılaştırılması önerilmektedir. Yaş, cinsiyet, gebelik durumu, rakım, sigara kullanımı ve son öğün gibi faktörler ölçümü etkileyebildiği için değerlendirme sırasında bireysel değişkenlerin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
PDW yüksekliği, dolaşımdaki trombositlerin hacim olarak birbirinden belirgin şekilde farklılaştığını göstermektedir. Bu tabloya en sık, kemik iliğinin artan trombosit talebini karşılamak amacıyla erken evredeki büyük hacimli trombositleri dolaşıma göndermesi durumlarında rastlanmaktadır. Enfeksiyonlar, sistemik inflamatuar süreçler, demir eksikliği anemisi, akut kan kayıpları, cerrahi sonrası dönem, gebelik komplikasyonları ve bazı otoimmün hastalıklar PDW artışıyla birlikte seyredebilmektedir. Ayrıca miyeloproliferatif hastalıklar, esansiyel trombositemi ve kronik miyeloid lösemi gibi kemik iliği kökenli klonal bozuklukların da hem trombosit sayısını hem de PDW değerini yükseltebildiği bildirilmektedir.
Klinik çalışmalarda kardiyovasküler olaylar ile trombosit indeksleri arasındaki ilişkiye özel bir önem verilmektedir. Akut koroner sendrom, stabil olmayan anjina pektoris ve iskemik inme gibi tablolarda PDW değerinin normal sınırların üzerine çıkabildiği gözlemlenmiş; bu artışın büyük hacimli ve daha aktif trombositlerin dolaşımda çoğalmasıyla ilişkilendirilebileceği ileri sürülmüştür. Büyük hacimli trombositler sitoplazmalarında daha fazla granül içerdikleri için hemostatik açıdan daha reaktif kabul edilmekte, bu da tromboz eğilimini artırabilen bir zemin olarak değerlendirilmektedir. Ancak PDW yüksekliği tek başına tromboembolik bir olayı öngörmek için yeterli değildir ve mutlaka bütüncül klinik bakışla ele alınmalıdır.
PDW düşüklüğü ise dolaşımdaki trombositlerin hacim olarak birbirine oldukça benzer, yani homojen bir dağılıma sahip olduğuna işaret etmektedir. Kemik iliğinin baskılandığı durumlarda, aplastik anemide, kemoterapi ve radyoterapi sonrası dönemde ya da bazı kronik hastalıkların seyrinde yeni trombosit üretiminin azalmasıyla birlikte PDW değerinin normalin altına inebildiği bildirilmektedir. Ayrıca örneğin uzun süre bekletilmesi, EDTA'ya bağlı yalancı trombositopeni ve preanalitik hataların da düşük PDW sonuçlarına yol açabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle beklenmedik biçimde düşük çıkan değerler için tekrar örnekleme yapılması ve periferik yayma incelemesinin desteklenmesi önerilmektedir.
PDW'nin klinik açıdan bir diğer önemli kullanım alanı, trombositopeninin ayırıcı değerlendirmesinde yardımcı parametre olarak yer almasıdır. İmmün trombositopenik purpura gibi periferik yıkımın ön planda olduğu tablolarda kemik iliği kaybı telafi etmek amacıyla genç ve büyük trombositler ürettiğinden PDW değeri genellikle artmış olarak izlenmektedir. Buna karşılık kemik iliği yetmezliğine bağlı trombositopenilerde üretim azlığı nedeniyle PDW değerinin normal ya da düşük seyredebildiği gözlenmektedir. Bu ayrım kesin tanı koydurucu olmasa da hekime yol gösterici bir eğilim sunmakta, sonraki tetkiklerin planlanmasına katkı sağlamaktadır.
Sepsis ve ağır enfeksiyonlarda PDW değerinin izlenmesi, son yıllarda araştırma konusu olmuştur. Ağır sepsisli hastalarda PDW yüksekliğinin, hastalığın şiddeti ve prognozu ile ilişkilendirilebildiği çeşitli çalışmalarda bildirilmektedir. İnflamasyon sürecinde salgılanan sitokinlerin megakaryopoez üzerinde etkili olması, dolaşıma farklı olgunlukta trombositlerin katılmasına yol açmakta ve bu durum PDW değerini yukarı çekmektedir. Yoğun bakım pratiğinde PDW, tek başına karar aracı olarak değil; laktat, CRP, prokalsitonin, SOFA ve APACHE gibi skorlarla birlikte destekleyici bir gösterge olarak dikkate alınmaktadır.
Gebelik döneminde trombosit indekslerinde fizyolojik değişiklikler oluşabildiğinden PDW değeri de dalgalanma gösterebilmektedir. Gestasyonel trombositopeni, preeklampsi ve HELLP sendromu gibi tabloların takibinde PDW değerlendirmesi, MPV ile birlikte anlamlı bir eğilim sağlayabilmektedir. Özellikle preeklampsi zemininde PDW değerinin artabildiği ve bu artışın hastalığın şiddetiyle paralellik gösterebildiği gözlemlenmiştir. Ancak gebelikte hormonal ve hemodinamik değişkenler çok fazla olduğu için PDW'nin yalnızca destekleyici bir parametre olarak kullanılması, tanısal karar için mutlaka klinik ve diğer laboratuvar bulgularıyla birleştirilmesi önerilmektedir.
Kronik böbrek yetmezliği, karaciğer sirozu ve diyabetes mellitus gibi kronik hastalıkların seyrinde de PDW değerinde farklılıklar gözlenebilmektedir. Diyabetik hastalarda uzun süreli hiperglisemi trombosit fonksiyonlarını ve morfolojisini etkileyebildiği için PDW ve MPV değerlerinin normal popülasyona göre daha yüksek olabildiği çalışmalarda gösterilmiştir. Bu bulgu, mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyon riski yüksek olan hastalarda trombosit indekslerinin izlenmesinin klinik olarak anlamlı olabileceğini düşündürmektedir. Yine de tek bir ölçüm değerine dayalı yorumdan kaçınılması, izlem sürecinde eğilimin bütüncül biçimde değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Onkolojik hastalıklarda PDW parametresi hem tanı öncesi süreçte hem de tedavi izleminde araştırmacıların dikkatini çekmektedir. Solid tümörlerde tümör hücrelerinin salgıladığı sitokinler ve büyüme faktörlerinin megakaryositlerin farklılaşmasını etkileyerek trombosit hacim dağılımını değiştirebildiği düşünülmektedir. Kolorektal, mide, meme ve akciğer kanserleri başta olmak üzere çeşitli tümör türlerinde PDW değerinin sağlıklı bireylere kıyasla farklılık gösterebildiği bildirilmiştir. Yine de bu bulgular PDW'yi tek başına bir tarama aracı h├óline getirmemekte; parametrenin ancak destekleyici veriler bütününde anlamlı olduğu vurgulanmaktadır.
Kardiyak cerrahi, ortopedik büyük ameliyatlar ve yoğun bakım süreçleri gibi trombosit dinamiğinin hızla değişebildiği ortamlarda PDW, hemostatik durumun izlenmesinde ek bir veri katmanı sunmaktadır. Ameliyat sonrası dönemde artan trombosit talebi karşılamak için kemik iliğinin genç trombositleri kana göndermesi, PDW değerinin geçici olarak yükselmesine neden olabilmektedir. Bu artışın tromboemboli riskiyle ilişkisi klinik çalışmalarda tartışılmakta olup, günümüzde çoğu merkezde PDW izlemi standart bir postoperatif takip aracı olarak değil; klinik gerekçeye dayalı seçici bir gösterge olarak kullanılmaktadır. Hastanın antikoagülan ve antiagregan yönetimi mutlaka bireysel değerlendirilerek belirlenmelidir.
PDW ölçümünün güvenilirliğinde preanalitik süreçlerin etkisi büyüktür. Kan alma sırasında turnikenin uzun süre bağlı tutulması, tüpün yeterince ters çevrilmemesi, EDTA hacmine göre az ya da fazla kan alınması ve numunenin uygun sıcaklıkta muhafaza edilmemesi sonuçları yanıltabilmektedir. Ayrıca örneğin analiz öncesi uzun süre beklemesi trombosit şişmesine yol açarak MPV ve PDW değerlerini yapay olarak artırabilmektedir. Laboratuvar tarafından kabul edilen süre içinde çalışılması, örneklerin oda sıcaklığında ve sabit koşullarda tutulması ve otomatik analizörlerin düzenli kalibrasyonu, sağlıklı bir yorum için gerekli görülmektedir. Elde edilen sonucun periferik yayma ile desteklenmesi ise klasik ancak h├ól├ó değerli bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır.
Rutin kontrol amacıyla yaptırılan tam kan sayımı sonucunda PDW değerinin sınır dışı çıkması, kişide bir hastalık bulunduğu anlamına gelmeyebilir. Geçirilmekte olan viral enfeksiyon, aşırı yorgunluk, yoğun egzersiz sonrası dönem, dehidratasyon ya da yeni bir demir eksikliği tablosu gibi geçici durumlar bu parametrede sapmalara yol açabilmektedir. Bu nedenle tek bir sonuca dayanarak endişelenmek yerine, sonuçların hekim tarafından hastanın öyküsü, muayene bulguları ve diğer laboratuvar verileriyle birlikte değerlendirilmesi tercih edilmelidir. Gerekli görüldüğünde kısa süre içinde tetkikin tekrarlanması ve eğilimin izlenmesi çoğu durumda daha güvenilir bir bilgi sunmaktadır.
Koru Hastanesi bünyesindeki dahiliye kliniğinde PDW değerlendirmesi, izole bir laboratuvar sonucundan çok, hastanın bütüncül klinik tablosunu ortaya koyan geniş bir değerlendirmenin parçası olarak ele alınmaktadır. Yüksek ya da düşük çıkan bir PDW sonucu; anamnez, fizik muayene, tam kan sayımının diğer parametreleri, biyokimya paneli, akut faz göstergeleri ve gerekli görüldüğünde periferik yayma ile birlikte yorumlanmaktadır. İç hastalıkları uzmanının hastayı bütüncül biçimde değerlendirmesi, gerektiğinde hematoloji başta olmak üzere ilgili yan dallarla çok disiplinli görüş alışverişinde bulunması ve tetkik planını hastaya özel biçimde şekillendirmesi, güvenilir bir yaklaşımın temelini oluşturmaktadır. Böylece tek bir laboratuvar değeri üzerinden yürütülen dar bir değerlendirme yerine, kişinin genel sağlık durumunu merkeze alan kapsamlı bir izlem süreci ortaya konulabilmektedir.




