Çocuk Romatoloji

Otoinflamatuvar Hastalıklarda Genetik

Otoinfilmatuvar Hastalıklarda Genetik Nasıl Ortaya Çıkar? NGS Panelleri ve Tüm Ekzom ve Klinik Korelasyon, klinik bulgularıyla dikkat çeken ve doğru değerlendirme gerektiren bir durumdur. Tanı süreci ve dikkat edilmesi gerekenlere göz atın.

Otoinflamatuvar hastalıklar, doğuştan gelen bağışıklık sisteminin uygunsuz biçimde harekete geçmesiyle ortaya çıkan, tekrarlayan ateş atakları ve çeşitli organ tutulumlarıyla seyreden bir hastalık grubunu kapsamaktadır. Bu hastalıkların büyük bölümünün altında, bağışıklık yanıtını düzenleyen genlerdeki değişiklikler yatmaktadır. Klasik enfeksiyonların ya da bilinen otoimmün mekanizmaların aksine, bu tabloda doğuştan gelen savunma hücrelerinin denetimsiz biçimde sitokin salgılaması ön plana çıkmaktadır. Söz konusu mekanizmaların büyük ölçüde genetik temele dayanması, hastalıkların tanınmasında, ayırıcı değerlendirmesinde ve uzun dönem izleminde moleküler incelemelerin giderek daha belirleyici bir konuma yerleşmesine yol açmıştır.

Genetik temelli otoinflamatuvar hastalıkların önemli bir kısmı çocukluk çağında belirti vermekte, ancak bir bölümü ergenlik ya da erişkin döneme kadar sessiz kalabilmektedir. Hastalığın ortaya çıkış yaşı, klinik şiddeti ve eşlik eden bulguların çeşitliliği, sorumlu gendeki değişikliğin tipi ve kalıtım modeliyle yakından ilişkili görünmektedir. Tek bir gende meydana gelen tek bir değişiklik kimi olgularda hafif bir klinik tablo oluştururken, başka olgularda ciddi sistemik bulgulara neden olabilmektedir. Bu nedenle moleküler bulguların yalnızca tek başına değil, ayrıntılı klinik öykü ve laboratuvar verileriyle birlikte değerlendirilmesi önerilmektedir.

Ailesel Akdeniz Ateşi, dünya genelinde en sık tanımlanan kalıtsal otoinflamatuvar hastalık olarak öne çıkmaktadır. MEFV geni üzerinde tanımlanan farklı varyantlar, pirin proteininin işlevini değiştirerek inflamazom düzenlemesinde bozulmaya yol açmaktadır. Klinik tablo, tekrarlayan ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı, eklem tutulumu ve eritem benzeri cilt bulgularıyla seyredebilmektedir. Genetik analiz, klinik şüphenin desteklenmesinde önemli bir araç olarak kullanılırken; tek başına değerlendirildiğinde tanıyı doğrulamak için çoğu durumda yeterli olmayabilmektedir. Bu nedenle moleküler sonuçların ataklar arasındaki klinik gözlemler ve akut faz yanıtlarıyla birlikte yorumlanması daha sağlıklı bir yaklaşım olarak kabul görmektedir.

Kriyopirin ilişkili periyodik sendromlar, NLRP3 genindeki değişikliklerle ilişkilendirilen heterojen bir hastalık spektrumunu kapsamaktadır. Bu spektrum içinde ailesel soğuk otoinflamatuvar sendrom, Muckle-Wells sendromu ve neonatal başlangıçlı multisistem inflamatuvar hastalık gibi farklı klinik tablolar yer almaktadır. NLRP3 genindeki kazanılmış işlev tipindeki değişiklikler, inflamazom aktivitesinin uygunsuz biçimde artmasına ve interlökin-1 beta üretiminin yükselmesine neden olmaktadır. Soğuk maruziyeti, ürtiker benzeri döküntü, işitme kaybı eğilimi ve nörolojik tutulum olası bulgular arasında yer almaktadır. Genetik incelemelerin, klinik şiddetin tahmininde ve uzun dönem izleminin planlanmasında yol gösterici olduğu bildirilmektedir.

TNF reseptörü ilişkili periyodik sendrom, TNFRSF1A genindeki değişikliklerle bağlantılı, otozomal dominant kalıtım gösteren bir tablodur. Uzun süreli ateş atakları, gezici miyalji, periorbital ödem ve cilt döküntüleri klinik bulgular arasında yer almaktadır. Söz konusu gendeki değişikliklerin, hücre yüzeyindeki reseptör katlanmasında bozulmaya ve sinyal yolaklarında düzensizliğe neden olduğu düşünülmektedir. Aileiçi geçişin belirgin olduğu olgularda, akrabaların değerlendirilmesi açısından moleküler tarama önerilebilmektedir. Genetik veriler aynı zamanda hastalığın seyri ve olası amiloidoz riski hakkında bilgi sağlamaktadır.

Hiper-IgD sendromu olarak da bilinen mevalonat kinaz eksikliği, MVK genindeki değişikliklerle ortaya çıkmakta ve otozomal resesif kalıtım göstermektedir. Klinik tabloda erken çocukluk döneminde başlayan tekrarlayan ateş atakları, servikal lenfadenopati, karın ağrısı, kusma ve cilt bulguları öne çıkmaktadır. Aşılama sonrası dönemde atakların belirginleşebileceği bildirilmektedir. Mevalonat yolağı üzerindeki enzim aktivitesinin azalması, hücresel düzeyde inflamatuvar yanıtın artmasına yol açmaktadır. Moleküler tanı, hem klinik yönetimin biçimlendirilmesinde hem de genetik danışmanlığın planlanmasında belirleyici bir rol üstlenmektedir.

NLRP12 ilişkili otoinflamatuvar hastalık, NOD-benzeri reseptör ailesinin başka bir üyesindeki değişikliklerle ilişkilendirilmektedir. Soğuk tetikli ataklar açısından kriyopirin ilişkili sendromlarla benzerlik gösterse de, klinik şiddetin daha hafif seyredebildiği olgular bildirilmektedir. NLRC4 genindeki kazanılmış işlev tipindeki değişiklikler ise makrofaj aktivasyon sendromu eğilimiyle birlikte ciddi sistemik tablolara yol açabilmektedir. Pyrin domain içeren bu protein ailesinin farklı üyelerinde meydana gelen değişiklikler, benzer mekanizmalar üzerinden farklı klinik fenotiplere yol açabilmektedir. Bu durum, doğru moleküler tanının önemini bir kez daha ön plana çıkarmaktadır.

Adenozin deaminaz 2 eksikliği, ADA2 genindeki çift allel değişiklikleriyle ortaya çıkan, damar inflamasyonu ile öne çıkan bir tablodur. Erken yaşta başlayan iskemik inme, livedoid cilt bulguları, sitopeniler ve immün yetmezlik klinik tabloya eşlik edebilmektedir. ADA2 enzim aktivitesinin azalması, miyeloid hücrelerin uygunsuz biçimde inflamatuvar fenotipe yönelmesine yol açmaktadır. Tanı sürecinde hem genetik analiz hem de plazmada enzim aktivitesi ölçümünün birlikte değerlendirilmesi önerilmektedir. Bu olguların izleminde, damar tutulumu açısından düzenli görüntüleme planlanması anlamlı bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır.

İnterferonopatiler olarak adlandırılan grup, tip 1 interferon yolağının uygunsuz biçimde harekete geçmesiyle ortaya çıkmaktadır. STING ilişkili bebeklik dönemi vaskülopatisi, Aicardi-Gouti├¿res sendromu ve proteazom ilişkili otoinflamatuvar sendromlar bu grubun önemli örnekleri arasındadır. STING1, TMEM173, TREX1, RNASEH2 ve SAMHD1 gibi farklı genlerdeki değişiklikler, nükleik asit algılama mekanizmalarındaki bozulmalarla bağlantılıdır. Klinik tabloda cilt vaskülopatisi, akciğer tutulumu, nörolojik bulgular ve büyüme geriliği yer alabilmektedir. Moleküler tanı, hem hastalık mekanizmasının aydınlatılmasında hem de yönetim seçeneklerinin biçimlendirilmesinde yol gösterici olmaktadır.

Otoinflamatuvar hastalıkların önemli bir kısmı tek gen kaynaklı olarak tanımlansa da, son yıllarda çok genli ve değişken katılımlı bazı tabloların da bu kapsamda değerlendirilebileceği gösterilmiştir. Behçet hastalığı, sistemik başlangıçlı juvenil idiyopatik artrit, PFAPA sendromu gibi tablolarda klasik anlamda tek gen değişikliği saptanmamakla birlikte, doğuştan bağışıklık yolaklarındaki düzenleyici varyantların hastalığa yatkınlığa katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu durum, otoinflamatuvar hastalıkların monogenik ve poligenik bir spektrum üzerinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Genetik analizlerin tek başına değil, klinik fenotip ve laboratuvar verileriyle birleştirilmesi öne çıkan bir gereklilik olarak görünmektedir.

Genetik incelemeler açısından günümüzde farklı yöntemler kullanılmaktadır. Hedefe yönelik Sanger dizilemesi, klinik şüphenin belirgin olduğu olgularda öncelikli tercih olabilmektedir. Yeni nesil dizileme tabanlı panel testleri ise birden fazla genin aynı anda taranmasına olanak tanıyarak ayırıcı değerlendirmenin etkinliğini artırmaktadır. Atipik klinik bulguların eşlik ettiği olgularda klinik ekzom veya tüm ekzom dizilemesi gibi geniş kapsamlı incelemelerin gündeme gelmesi mümkündür. Bu yöntemlerin seçimi, klinik tablonun karakteri, aile öyküsü ve laboratuvar bulguları çerçevesinde belirlenmekte; çocuk romatoloji uzmanı, genetik uzmanı ve klinik biyokimya ekiplerinin birlikte çalışmasıyla planlanmaktadır.

Moleküler sonuçların yorumlanması, en az test seçimi kadar önem taşımaktadır. Saptanan değişikliklerin patojenik, olası patojenik, klinik anlamı belirsiz, olası iyi huylu ve iyi huylu olarak sınıflandırılması güncel uluslararası kılavuzlara dayanmaktadır. Klinik anlamı belirsiz değişikliklerin varlığı, tek başına tanı koydurucu kabul edilmemekte; ek aile içi incelemeler, fonksiyonel çalışmalar ve klinik gözlemlerle birlikte değerlendirilmektedir. Heterozigot taşıyıcılık ile semptomatik hastalık arasındaki ayrımın doğru yapılması, gereksiz kaygıların önüne geçilmesi açısından kritik bir basamak olarak öne çıkmaktadır. Bu süreçte aileye ayrıntılı genetik danışmanlık sunulması yararlı olmaktadır.

Genetik danışmanlık, otoinflamatuvar hastalıkların yönetiminde merkezi bir bileşendir. Otozomal dominant, otozomal resesif ve X'e bağlı kalıtım modellerinin aileye anlaşılır biçimde aktarılması, gelecekteki gebelik planlamaları ve akrabaların değerlendirilmesi açısından önemlidir. Akraba evliliği oranının yüksek olduğu toplumlarda resesif kalıtım gösteren hastalıkların görülme sıklığının artabildiği bildirilmektedir. Bu nedenle hem genişletilmiş aile öyküsünün kayıt altına alınması hem de gerektiğinde aile içi taramaların planlanması önerilmektedir. Genetik danışmanlık sürecinde test öncesi bilgilendirme ve test sonrası destek görüşmelerinin yapılandırılmış biçimde yürütülmesi, etik açıdan da gerekli bir yaklaşımdır.

Klinik izlem açısından moleküler tanının sağladığı bilgiler, hastalık seyrinin öngörülmesinde anlamlı katkılar sunmaktadır. Bazı varyantların amiloidoz, makrofaj aktivasyon sendromu, işitme kaybı ya da nörolojik tutulum açısından artmış risk taşıdığı bildirilmektedir. Bu nedenle genetik sonuçlar doğrultusunda izlem aralıklarının, görüntüleme sıklığının ve laboratuvar takibinin bireyselleştirilmesi önerilmektedir. Özellikle uzun dönem böbrek tutulumu açısından idrar bulgularının düzenli olarak değerlendirilmesi, ailesel Akdeniz Ateşi ve benzeri tablolarda öne çıkan bir izlem başlığıdır. Çocukluk çağında başlayan olgularda büyüme, gelişim ve okul başarısına ilişkin parametrelerin de bütüncül biçimde takibi gerekli görülmektedir.

Yönetim açısından, genetik bulguların ışığında doğuştan bağışıklık yolaklarını hedefleyen biyolojik yaklaşımlar giderek daha sık gündeme gelmektedir. İnterlökin-1, interlökin-6 ve tümör nekroz faktör yolaklarını düzenleyen ajanların kullanımı, hastalık seyrinin biçimlendirilmesinde belirleyici olabilmektedir. Hangi hastada hangi yaklaşımın daha uygun olabileceğine ilişkin değerlendirme, klinik şiddet ve genetik veriler temel alınarak çocuk romatoloji uzmanı tarafından planlanmaktadır. Hasta ve aile için bu süreçlerin tek bir merkezden, çok disiplinli ekiple yürütülmesi, izlem sürekliliğinin korunması açısından önem taşımaktadır.

Sonuç olarak, otoinflamatuvar hastalıkların büyük bölümünün altında doğuştan gelen bağışıklık yolaklarındaki genetik düzenleyici değişikliklerin yer aldığı bilinmektedir. Moleküler incelemeler hem tanı sürecinin netleştirilmesinde hem de uzun dönem izlemin biçimlendirilmesinde önemli katkılar sunmaktadır. Bununla birlikte genetik sonuçların tek başına değil; klinik bulgular, laboratuvar verileri, görüntüleme bulguları ve aile öyküsüyle birlikte değerlendirilmesi gerekli görülmektedir. Çocuk romatoloji, tıbbi genetik ve ilgili diğer disiplinlerin koordineli çalışması, bu hastalıkların yönetiminde sürdürülebilir bir yaklaşımın temelini oluşturmaktadır. Erken tanı ve yapılandırılmış izlem, hem yaşam kalitesinin korunması hem de olası uzun dönem komplikasyonların azaltılması açısından belirleyici bir öneme sahiptir.

Rencontrez Nos Médecins Spécialistes

Prenez rendez-vous dès maintenant ou appelez-nous pour votre santé.

WhatsApp Rendez-vous en Ligne