25-hidroksi vitamin D, tıbbi kısaltmayla 25(OH)D olarak ifade edilen ve vücuttaki D vitamini durumunun değerlendirilmesinde kullanılan temel biyobelirteçtir. Deriden ultraviyole B ışınlarının etkisiyle üretilen ya da diyetle alınan D vitamininin karaciğerde hidroksilasyon işlemine uğramasıyla oluşan bu form, dolaşımda en yüksek konsantrasyonda bulunan ve en uzun yarı ömre sahip olan metabolittir. Yaklaşık iki ile üç haftalık yarı ömrü sayesinde, kısa süreli beslenme değişikliklerinden ya da güneşe maruziyetten anlık olarak etkilenmez ve kişinin uzun vadeli D vitamini deposunu yansıtır. Bu özellikleri nedeniyle uluslararası endokrinoloji topluluklarınca D vitamini durumunun belirlenmesinde tercih edilen laboratuvar parametresi olarak kabul edilmektedir.
Serum 25-hidroksi vitamin D düzeyi, kemik metabolizması, kalsiyum-fosfor dengesi ve paratiroid hormon aksının değerlendirilmesinde kritik bir göstergedir. Aktif form olan 1,25-dihidroksi vitamin D böbreklerde sıkı hormonal kontrol altında üretildiğinden, gerçek eksiklik durumlarında bile normal aralıkta ölçülebilmektedir. Bu nedenle klinik pratikte D vitamini eksikliğini ya da yeterliliğini belirlemek amacıyla 1,25-dihidroksi vitamin D yerine 25-hidroksi vitamin D ölçümü tercih edilir. Söz konusu ölçüm, hem ergokalsiferol (D2) hem de kolekalsiferol (D3) formlarının hidroksillenmiş metabolitlerini birlikte yansıtarak toplam D vitamini durumunu ortaya koyar.
Ölçüm sonuçlarının yorumlanmasında farklı otoritelerin farklı eşik değerler önerdiği görülmektedir. Genel klinik uygulamada 20 nanogram/mililitrenin altındaki değerler eksiklik, 20 ile 30 nanogram/mililitre arası değerler yetersizlik ve 30 nanogram/mililitrenin üzerindeki değerler yeterli düzey olarak sınıflandırılmaktadır. Bazı kaynaklar özellikle kemik sağlığı hedefiyle 30 nanogram/mililitrenin üzerini önerirken, bazıları 20 nanogram/mililitreyi genel popülasyon için yeterli kabul etmektedir. Değerlendirmede yaşam evresi, gebelik durumu, eşlik eden hastalıklar ve kullanılan ilaçlar gibi bireysel faktörler göz önünde bulundurularak yorum yapılır. Ayrıca laboratuvarlar arası ölçüm yöntemi farklılıkları nedeniyle sonuçlar arasında sapma görülebileceği, dolayısıyla takibin mümkünse aynı laboratuvarda sürdürülmesinin yararlı olacağı bildirilmektedir.
D vitamininin sentezi, kolesterolün deride bulunan öncüsü olan 7-dehidrokolesterolden başlar. Güneş ışığındaki ultraviyole B fotonlarının bu molekülü prekolekalsiferole dönüştürmesi ve ardından termal izomerizasyonla kolekalsiferol oluşması sürecin ilk basamağını meydana getirir. Deride üretilen ya da bağırsaktan emilen kolekalsiferol, kan dolaşımıyla karaciğere taşınır ve burada CYP2R1 enziminin katalizlediği hidroksilasyonla 25-hidroksi vitamin D’ye çevrilir. Karaciğer hidroksilasyonu görece doyurulmayan bir basamak olduğundan, deri sentezi ve besinle alım arttıkça serum 25-hidroksi vitamin D düzeyi de kademeli olarak yükselir. Bu metabolit daha sonra böbreklerde CYP27B1 enzimi tarafından biyolojik olarak aktif form olan 1,25-dihidroksi vitamin D’ye dönüştürülür.
Serum 25-hidroksi vitamin D düzeyinin ölçümünü gerektiren pek çok klinik durum bulunmaktadır. Osteoporoz, osteomalazi, rikets, tekrarlayan kırıklar, kronik kas ağrıları, hiperparatiroidizm, kronik böbrek hastalığı, malabsorbsiyon sendromları ve inflamatuar bağırsak hastalıkları başta gelen endikasyonlar arasında yer alır. Ayrıca bariatrik cerrahi geçirmiş bireylerde, uzun süreli antikonvülzan, glukokortikoid ya da antiretroviral ilaç kullananlarda, karaciğer yetmezliği bulunanlarda ve gebelerde düzey takibi önerilebilir. Örtünen kıyafet tarzına sahip olan, koyu ten rengine sahip bulunan, kapalı ortamda uzun süre çalışan ve ileri yaş grubunda yer alan bireylerde de tarama amaçlı ölçüm klinisyen tarafından uygun görülebilir. Rutin popülasyon taramasının gerekliliği konusunda ise kılavuzlar arasında görüş farklılıkları sürmektedir.
D vitamini eksikliği, kalsiyum emiliminin azalmasına ve buna bağlı olarak sekonder hiperparatiroidizmin gelişmesine yol açar. Yükselen paratiroid hormonu düzeyi, kemik döngüsünü artırarak zaman içerisinde kemik mineral yoğunluğunun azalmasına neden olur. Erişkinlerde osteomalazi olarak bilinen tabloya, çocuklarda ise büyüme plaklarının mineralizasyon bozukluğuyla ortaya çıkan riketse zemin hazırlar. Ayrıca proksimal kas güçsüzlüğü, yürüme güçlüğü, düşme eğiliminin artması ve kırık riskinin yükselmesi eksikliğin belirgin sonuçları arasında sayılır. Yaşlı bireylerde D vitamini eksikliğinin, kalça kırığı riskiyle ilişkilendirildiği ve kas fonksiyonlarındaki azalmayla birlikte yaşam kalitesini olumsuz etkilediği bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir.
Kemik sağlığı dışında yürütülen araştırmalar, 25-hidroksi vitamin D düzeyinin bağışıklık sistemi düzenlenmesi, kas-iskelet fonksiyonları ve endokrin denge üzerinde çok yönlü etkilere sahip olabileceğine işaret etmektedir. Reseptörünün pek çok dokuda ifade edilmesi nedeniyle D vitamininin klasik kemik-mineral rolünün ötesinde işlevler taşıdığı düşünülmektedir. Bununla birlikte kardiyovasküler hastalıklar, otoimmün bozukluklar, çeşitli kanser türleri ve depresyon gibi durumlarla ilişkisine dair veriler henüz tartışmalıdır ve gözlemsel çalışmaların bulguları randomize kontrollü araştırmalarla tutarlı biçimde desteklenememiştir. Bu nedenle söz konusu klinik durumlarda D vitamini takviyesinin rolü, mevcut kanıtlar ışığında dikkatli biçimde değerlendirilir ve bireysel olarak karar verilir.
Serum 25-hidroksi vitamin D düzeyini etkileyen çok sayıda faktör bulunur. Coğrafi enlem, mevsim, günün saati, güneş ışığına maruz kalma süresi, deri pigmentasyonu, giyim tarzı, güneş koruyucu kullanımı ve yaş bu faktörlerin başında gelir. Ekvatordan uzaklaşıldıkça ve kış aylarında ultraviyole B ışınlarının yeryüzüne ulaşan miktarı azaldığından, orta ve yüksek enlemlerde yaşayan bireylerde eksiklik daha sık gözlenir. Ayrıca yaşlanmayla birlikte deride 7-dehidrokolesterol miktarının azalması, böbreklerin metabolit üretme kapasitesinin gerilemesi ve dış ortama çıkma sıklığının düşmesi ileri yaş grubunda eksikliği kolaylaştıran nedenler arasında yer alır. Obezitede ise D vitamininin yağ dokusunda depolanması sonucunda dolaşımdaki serbest fraksiyon azaldığından, aynı miktarda alıma karşın serum düzeyleri daha düşük ölçülebilmektedir.
Beslenme, D vitamini kaynakları arasında güneş ışığına oranla daha sınırlı bir yer tutsa da bazı besinler önemli miktarda kolekalsiferol ya da ergokalsiferol içerir. Somon, uskumru, sardalya gibi yağlı balıklar, balık karaciğeri yağı, yumurta sarısı ve zenginleştirilmiş süt ürünleri başlıca besin kaynakları arasında sayılmaktadır. Mantarların ultraviyole ışığa maruz kalması sonucunda ergokalsiferol içerikleri artmakta ve bitkisel kaynaklı bir seçenek oluşturmaktadır. Yine de yalnızca beslenmeyle günlük ihtiyacın karşılanması çoğu durumda güç olduğundan, düşük düzey saptanan bireylerde farmakolojik dozlarda takviye kullanımı hekim gözetiminde planlanır. Takviye tercihinde kolekalsiferol formunun ergokalsiferol formuna kıyasla serum 25-hidroksi vitamin D düzeyini daha etkin biçimde yükselttiği çeşitli karşılaştırmalı çalışmalarda gösterilmiştir.
D vitamini eksikliğinin giderilmesinde uygulanan takviye protokolleri, eksikliğin derinliğine, hastanın yaşına, kilosuna ve eşlik eden hastalıklarına göre bireyselleştirilir. Erişkinlerde belirgin eksiklik durumunda genellikle sekiz ile on iki haftalık yükleme döneminin ardından günlük idame dozuna geçilir. İdame dozunun belirlenmesinde yaşam biçimi, güneş ışığından yararlanma imk├ónı ve eşlik eden metabolik durumlar birlikte değerlendirilir. Böbrek yetmezliği, granülomatöz hastalıklar, primer hiperparatiroidizm ve bazı lenfomalar gibi durumlarda ise D vitamini metabolizması değişebileceğinden, takviye kararı ve dozu uzman hekim tarafından titizlikle planlanır. Takviye başlanan bireylerde genellikle üç ay sonrasında kontrol ölçümü yapılarak sonucun yeterli düzeye ulaşıp ulaşmadığı değerlendirilir.
D vitamini takviyesinin aşırı dozlarda alınması, hiperkalsemi, hiperkalsiüri, böbrek taşı oluşumu, bulantı, kusma, kabızlık, halsizlik ve bilinç değişiklikleri gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle hekim önerisi olmadan yüksek dozlarda ampul ya da tablet kullanımından kaçınılması önerilir. Yağda çözünen bir vitamin olması nedeniyle vücuttan atılımı yavaştır ve aşırı alım sonucu depolanan miktar uzun süre etki gösterebilir. Toksisite tablosu çoğunlukla haftalar hatta aylar süren yüksek doz kullanımı sonrasında ortaya çıkar ve klinik olarak hiperkalsemiye bağlı bulgularla kendini gösterir. Bu tabloyla karşılaşıldığında takviyenin kesilmesi, sıvı desteği ve gerektiğinde ek ilaç yaklaşımıyla süreç yönetilir. Güneş ışığından üretilen D vitamininin ise fizyolojik geri bildirim mekanizmaları sayesinde toksisiteye yol açmadığı bilinmektedir.
Gebelik ve emzirme döneminde 25-hidroksi vitamin D düzeyinin değerlendirilmesi özel önem taşır. Anne adayının yeterli düzeyde D vitamini bulundurması, hem kendi kemik sağlığı hem de bebeğin iskelet gelişimi açısından belirleyicidir. Yenidoğanlarda D vitamini deposunun büyük ölçüde anneye bağlı olması nedeniyle, gebelik döneminde saptanan eksikliklerin uygun biçimde giderilmesi önerilmektedir. Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen ulusal programlar kapsamında gebelere ve bebeklere düzenli D vitamini desteği sağlanmakta; bu uygulama yenidoğan döneminde rikets sıklığının azaltılmasına katkı sunmaktadır. Emzirme döneminde de annenin D vitamini durumunun izlenmesi ve bebeğe düzenli takviye verilmesi önerilen bir yaklaşım olarak öne çıkar.
Kronik böbrek hastalığı bulunan bireylerde 25-hidroksi vitamin D düzeyinin izlenmesi, mineral kemik bozukluğunun yönetiminde temel bir bileşendir. Böbrek fonksiyonlarının azalmasıyla birlikte CYP27B1 aktivitesi düşer ve aktif vitamin D üretimi kısıtlanır. Bu durum sekonder hiperparatiroidizmin gelişmesine ve renal osteodistrofi tablosuna zemin hazırlar. Hastalarda öncelikle 25-hidroksi vitamin D düzeyinin optimal aralığa yükseltilmesi, ardından gerektiğinde aktif D vitamini analoglarının başlanması planlanır. Diyaliz hastalarında ve böbrek nakli yapılmış bireylerde de düzey takibi düzenli aralıklarla sürdürülür ve tedavi planı bireysel klinik verilere göre şekillendirilir.
Malabsorbsiyon tablolarına yol açan durumlarda 25-hidroksi vitamin D düzeyinin düşmesi beklenen bir bulgudur. Çölyak hastalığı, kistik fibrozis, kronik pankreatit, kısa bağırsak sendromu ve bariatrik cerrahi sonrası dönem bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Yağın emilimini bozan bu tablolar, yağda çözünen vitaminlerin de yeterince emilmesini engelleyerek düzeyin düşmesine katkıda bulunur. Söz konusu hastalarda takviye kararı verilirken hem kullanılan ilacın dozu hem de alım yolu bireyselleştirilir; bazı olgularda enjeksiyon formu tercih edilebilir. Ayrıca eş zamanlı olarak diğer yağda çözünen vitaminlerin ve kalsiyum, magnezyum gibi minerallerin durumu da değerlendirilerek bütünsel bir yaklaşım benimsenir.
Endokrinoloji ve metabolizma polikliniklerinde 25-hidroksi vitamin D ölçümü, kemik metabolizması ve kalsiyum dengesinin değerlendirilmesinde çok yönlü bir araç olarak yer alır. Sonuçlar; paratiroid hormonu, serum kalsiyumu, fosforu, alkalen fosfataz ve idrar kalsiyumu gibi ek parametrelerle birlikte yorumlandığında klinik tablo daha net biçimde ortaya konur. Yaşam biçimi düzenlemeleri, dengeli beslenme, uygun süreyle güneş ışığından yararlanma ve gerektiğinde uygun dozda takviye kullanımı D vitamini durumunun yeterli aralıkta tutulmasına katkı sağlar. Belirgin eksiklik ya da olası toksisite şüphesi bulunan durumlarda değerlendirmenin endokrinoloji uzmanı gözetiminde sürdürülmesi, sürecin güvenli biçimde yönetilmesi açısından önem taşır.


