Dermatoloji

جراحة سرطان الجلد حرشفي الخلايا (استئصال SCC)

ما هو سرطان الجلد حرشفي الخلايا (SCC) وكيف يُعالج بالاستئصال الجراحي؟ تواصل مع مستشفى كورو أنقرة للتشخيص والعلاج المبكر.

Skuamöz hücreli karsinom, epidermisin keratinosit tabakasından köken alan ve bazal hücreli karsinomdan sonra en sık görülen ikinci malign cilt tümörüdür. Kronik ultraviyole maruziyeti, uzun süreli immünsüpresyon, insan papilloma virüsü enfeksiyonları, kronik yaralar ve iyileşmeyen skarlar üzerinde gelişebilen bu tümör, bazal hücreli karsinoma kıyasla lokal invazyon ve lenf nodu metastazı açısından belirgin biçimde daha agresif bir seyir izler. Aktinik keratoz ve intraepidermal karsinom olarak tanımlanan Bowen hastalığı, invaziv skuamöz hücreli karsinomun öncü lezyonları arasında yer alır ve erken evrede tanınıp tedavi edildiğinde tam kür sağlanabilir. Ancak dermis alt tabakalarına ilerlemiş, kalınlaşmış, ülsere hale gelmiş veya kısa sürede boyut kazanmış lezyonlarda cerrahi eksizyon, tedavinin temel taşını oluşturur. Cerrahi eksizyonun başarısı; klinik ve dermatoskopik değerlendirme, doğru güvenli sınır seçimi, patolojik risk kriterlerinin ameliyat öncesi tanınması ve gerektiğinde sentinel lenf nodu biyopsisi ile boyun diseksiyonu gibi ek girişimlerin planlanmasıyla doğru orantılıdır. Koru Hastanesi Dermatoloji ekibi, cerrahi onkoloji, plastik cerrahi ve patoloji birimleriyle yürüttüğü multidisipliner konseyler aracılığıyla skuamöz hücreli karsinom hastalarında evreleme, güvenli sınır planlaması, defekt onarımı ve adjuvan tedavi süreçlerini kanıta dayalı kılavuzlar çerçevesinde yürütür ve hastaya özgü tedavi haritalarını cerrahi öncesi süreçte netleştirir.

Skuamöz Hücreli Cilt Kanseri Hangi Vücut Bölgelerinde Daha Sık Görülür?

Skuamöz hücreli karsinomun anatomik dağılımı, kronik kümülatif ultraviyole B maruziyeti ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle tümörün en sık yerleştiği bölgeler, yaşam boyu güneş ışığına en fazla maruz kalan yüz, kulak kepçesi, alt dudak, saçlı deri, boyun, el sırtları ve önkolların ekstensör yüzleridir. Alt dudak yerleşimi, sigara ve pipo kullanımı gibi ek etyolojik faktörlerle birleştiğinde metastaz riski yüksek bir alt grup oluşturur ve klinik takip sürecinde her zaman özenle değerlendirilir. Kulak kepçesi, özellikle heliks ve antiheliks bölgeleri, ince cilt yapısı ve kıkırdak komşuluğu nedeniyle hem tümörün derin invazyonuna hem de perinöral yayılıma daha yatkındır.

Bunun yanı sıra, kronik yaralar üzerinden gelişen Marjolin ülserinin en sık lokalizasyonu olan alt ekstremite yanık skarları ve venöz staz ülserleri, özellikle yaşlı hastalarda gözden kaçırılmaması gereken risk alanlarındandır. Radyoterapi almış cilt alanları, hidradenitis suppurativa gibi kronik inflamatuar hastalıkların bulunduğu bölgeler ve immünsüpresif tedavi alan hastalarda özellikle organ nakli sonrası dönemde tüm gövde derisi, atipik yerleşimli skuamöz hücreli karsinom açısından tarama gerektirir. Genital bölge, oral mukoza ve tırnak yatağında gelişen tümörler ise klinik olarak nadir görülse de HPV ilişkisi taşımaları ve gecikmiş tanı olasılıkları nedeniyle daha ileri evrede saptanma eğilimindedir.

Yüz bölgesinde H zonu olarak tanımlanan burun sırtı, nazolabial oluk, medial kantus, kulak arkası ve preauriküler bölge; ince cilt yapıları, embriyolojik füzyon hatları ve zengin sinir ağı nedeniyle skuamöz hücreli karsinom için hem yüksek nüks hem de derin invazyon riskinin bulunduğu anatomik alanlardır. Bu zonlarda cerrahi sınırların planlanması, standart eksizyon kurallarının ötesine geçer ve çoğunlukla Mohs mikrografik cerrahi ile intraoperatif marj kontrolü tercih edilir. Ayak tabanı ve palmoplantar bölgeler ise anatomik olarak nadir tutulum bölgeleri arasında olsa da özellikle HPV ilişkili verrüköz karsinom varyantı bu bölgelerde belirgin ekzofitik lezyonlar oluşturabilir ve tanıda ayırıcı düşünülmelidir.

SCC Eksizyonunda Cerrahi Güvenlik Sınırı Kaç Milimetre Olmalıdır?

Skuamöz hücreli karsinomun cerrahi eksizyonunda güvenli sınır, tümörün risk grubuna göre belirlenir ve preoperatif klinik ile histopatolojik değerlendirmelerin ışığında planlanır. Düşük riskli, iki santimetre altı çaplı, iyi diferansiye ve klinik olarak keskin sınırlı tümörler için kabul gören güvenli sınır dört milimetredir. Bu ölçüde yapılan eksizyonların literatürde bildirilen tam çıkarma oranları yüzde doksan beş civarında seyreder ve düşük risk sınıfında yer alan hastalarda bu marj çoğu vakada yeterli kabul edilir.

Yüksek riskli tümörlerde ise güvenli sınır altı ila on milimetre arasında planlanır. Tümör çapı iki santimetreyi aşan, iki milimetreden derin invazyon gösteren, kötü diferansiye histolojiye sahip, perinöral invazyon içeren veya H zonu gibi anatomik olarak riskli bölgelerde yerleşen tümörlerde bu daha geniş marjlar tercih edilir. Klinik pratikte cerrahın alt sınırı, tümörün derinliği ve alttaki fasya veya kıkırdak komşuluğuyla ilişkilendirilerek belirlenir; çoğu zaman derin sınır olarak subkutan yağ dokusunun tamamı veya altındaki fasya seviyesine kadar diseksiyon yapılır. Kulak kepçesi ve burun kanadı gibi kıkırdak komşuluğunun yakın olduğu bölgelerde perikondrium seviyesine inmek, derinlik açısından güvenli kabul edilir.

Sınırın milimetrik hassasiyetle işaretlenmesi için cerrahi öncesi tümör kenarı, dermatoskop yardımıyla veya gerekli hallerde Wood ışığı altında değerlendirilerek cilt üzerinde cerrahi kalemle çizilir. Dört ila on milimetrelik güvenli sınır çevresel olarak eşit mesafede daireler oluşturacak biçimde işaretlenir ve eksizyon fusiform veya eliptik hat üzerinden gerçekleştirilir. Işaretleme sırasında gerginlik hatlarına, mimik kas yönlerine ve komşu anatomik yapıların fonksiyonel önemine dikkat edilmesi rekonstrüksiyon aşamasında ortaya çıkabilecek gerilimi ve deformiteyi önemli ölçüde azaltır.

Preoperatif değerlendirmede tümörün gerçek sınırlarının klinik olarak belirsiz kaldığı düşünülüyorsa mapping biyopsileri veya intraoperatif frozen kesit incelemeleri ile güvenli sınır dinamik olarak revize edilebilir. Perinöral invazyon riski yüksek olan alt dudak ve alın orta hattı gibi bölgelerde ise standart marjların ötesinde en az on milimetrelik sınırlar ve gerektiğinde Mohs mikrografik cerrahi tercih edilir. Böylece klinik olarak görünmeyen periferik yayılım en aza indirilir ve nüks riski minimuma çekilir.

Yüksek Riskli Skuamöz Hücreli Karsinom Hangi Kriterlere Göre Belirlenir?

Skuamöz hücreli karsinomun yüksek risk sınıflaması, tümörün nüks, lokal invazyon ve metastaz potansiyelini önceden öngörebilmek amacıyla oluşturulan çok değişkenli bir sistemdir. Uluslararası kılavuzlarda tümör çapı, invazyon derinliği, histolojik diferansiyasyon, perinöral tutulum, immünsüpresyon varlığı ve lokalizasyon başlıca risk kriterleri olarak yer alır. NCCN kılavuzu iki santimetre ve üzeri çap, iki milimetreden derin invazyon, kötü diferansiye histoloji, perinöral tutulum ve immünsüpresyonu yüksek risk göstergeleri olarak kabul eder.

Brigham and Women's Hastanesi tarafından geliştirilen ve klinik pratikte yaygın kullanılan alternatif evreleme sistemi ise dört ana risk faktörünü değerlendirir. Bunlar iki santimetre ve üzeri tümör çapı, kötü diferansiye histoloji, perinöral tutulumun bulunması ve tümörün subkutan yağ dokusunun ötesine geçmesidir. Hiç risk faktörü içermeyen tümörler evre T1, tek risk faktörü içerenler evre T2a, iki veya üç risk faktörü içerenler evre T2b ve dört risk faktörünün tamamını içeren ya da kemik tutulumu gösteren tümörler evre T3 olarak sınıflandırılır. Bu evreleme sistemi, özellikle nüks ve nodal metastaz olasılığını öngörmekte AJCC sisteminden daha güçlü bulunmaktadır.

Yüksek risk kriterlerinin klinik pratikteki önemi, cerrahi güvenli sınırın belirlenmesi, sentinel lenf nodu biyopsisinin planlanması, adjuvan radyoterapi kararının verilmesi ve takip aralıklarının şekillendirilmesi süreçlerinin tamamında ortaya çıkar. Perinöral tutulum varlığı; özellikle çapı bir milimetreyi aşan sinirlerin invazyonu, hem lokal nüks hem de kraniyal sinir yolları üzerinden derin yayılım açısından ciddi bir uyarı sinyalidir ve bu hastalarda beyin manyetik rezonans görüntülemesi ile intrakraniyal yayılım araştırması gerekli hale gelebilir.

Mohs Mikrografik Cerrahi ile Geniş Eksizyon Arasında Hangi Durumda Tercih Yapılır?

Mohs mikrografik cerrahi, tümörün çıkarılmasıyla eş zamanlı olarak tüm cerrahi sınırın histopatolojik değerlendirilmesine olanak tanıyan bir tekniktir. Bu yöntemde alınan doku frozen kesit tekniğiyle horizontal olarak değerlendirilir ve pozitif sınır saptanan bölgelerde eksizyon aynı seansta yeniden yapılır. Bu yaklaşımla hem tümörün tamamının çıkarılması güvence altına alınır hem de sağlıklı dokunun mümkün olduğunca korunması sağlanır. Yüz bölgesi başta olmak üzere estetik ve fonksiyonel öneme sahip alanlarda Mohs mikrografik cerrahi geniş eksizyona kıyasla belirgin avantaj sağlar.

Standart geniş eksizyon ise klinik olarak sınırları belirgin, düşük riskli ve gövde ile ekstremite gibi anatomik olarak toleransı yüksek bölgelerde yerleşen tümörlerde birinci sıra tercihtir. Geniş eksizyonun uygulanabilirliği, dokuya duyulan gereksinim ile tümör sınırlarının klinik olarak ne kadar iyi tanımlanabildiğine bağlıdır. Nüks etmiş tümörler, iki santimetreyi aşan agresif histolojiye sahip tümörler, perinöral tutulum içeren lezyonlar, immünsüpresif hastalarda gelişen skuamöz hücreli karsinomlar ve H zonu yerleşimli tümörler Mohs endikasyonlarının başında yer alır.

Mohs mikrografik cerrahi için gerekli olan altyapı; eğitimli Mohs cerrahı, aynı gün frozen kesit değerlendirebilecek patoloji laboratuvarı ve rekonstrüksiyon aşaması için deneyimli plastik cerrahi ekibinin varlığıdır. Bu üçlü altyapının bulunduğu merkezlerde nüks oranı yüzde iki altına inebilirken standart geniş eksizyonda bu oran özellikle yüksek riskli lezyonlarda yüzde on üzerine çıkabilmektedir. Bu nedenle merkezin altyapı yeterliliği, hasta özelinde teknik seçimini belirleyen kritik bir faktördür.

Karar aşamasında Mohs cerrahisinin sürecin uzunluğu, ek anestezi gerekliliği ve maliyetler açısından hastaya net biçimde anlatılması önemlidir. Buna karşın hastanın yaşam kalitesi, estetik beklentileri, iş hayatına dönüş süresi ve nüks riskinin klinik ağırlığı birlikte değerlendirildiğinde çoğu yüksek riskli tümör için Mohs cerrahisi maliyet-etkin bir seçenek olarak öne çıkar. Multidisipliner konseyde tümörün özellikleri, hastanın komorbiditeleri ve bölgesel anatomik hassasiyetler tartışılarak nihai karar verilir.

Sentinel Lenf Nodu Biyopsisi Skuamöz Hücreli Karsinomda Ne Zaman Gerekir?

Sentinel lenf nodu biyopsisi, tümörden lenfatik drenajı ilk alan lenf nodunun radyoizotop ve boya yardımıyla saptanarak çıkarılması ve mikroskobik metastaz açısından değerlendirilmesi işlemidir. Skuamöz hücreli karsinomda bu yöntemin rutin uygulanması tartışmalıdır. Ancak yüksek riskli tümörlerde nodal mikrometastazın erken saptanmasıyla adjuvan tedavi kararlarına yön verme potansiyeli taşımaktadır. Genel kabul, Brigham T2b ve T3 evrelerinde ya da çift veya daha fazla yüksek risk faktörü taşıyan tümörlerde sentinel lenf nodu biyopsisinin değerlendirilmesidir.

Klinik olarak lenf nodu tutulumunun palpasyon ile saptanmadığı, ancak radyolojik olarak da ele geçmeyen mikroskobik metastaz olasılığının yüksek olduğu bu vakalarda sentinel biyopsi hem prognozu daha net öngörmeyi hem de gereksiz boyun diseksiyonlarının önüne geçmeyi mümkün kılar. Yüz ve baş boyun bölgesindeki tümörlerde parotis içi ve derin servikal drenaj yollarının varlığı, prosedürün deneyimli cerrahi ekipler tarafından yürütülmesini gerektirir.

Prosedürün getirdiği risk profili genel olarak düşüktür. Ancak sentinel lenf nodu biyopsisinin hastanın genel sağkalımına belirgin katkı sağladığına dair güçlü randomize kanıtlar melanomdaki kadar güçlü değildir. Bu nedenle karar süreci hastanın yaşam beklentisi, komorbiditeleri, tümör evresi ve tedaviye uyum kapasitesi göz önünde bulundurularak bireyselleştirilir. Yüksek metastaz riski taşıyan, immünsüpresif zeminde gelişen, iki santimetre üzerindeki agresif histolojik tiplerde sentinel biyopsi güncel kılavuzlarda giderek daha güçlü biçimde önerilmektedir.

Boyun Diseksiyonu Hangi SCC Vakalarında Uygulanır?

Boyun diseksiyonu, klinik veya radyolojik olarak servikal lenf nodu metastazı saptanan skuamöz hücreli karsinom hastalarında uygulanan onkolojik bir prosedürdür. Baş boyun bölgesindeki cilt kanserlerinde lenfatik drenaj patlana ve seviye bazlı olarak değerlendirilir. Tümörün lokalizasyonuna göre parotis içi lenf nodları, submandibular üçgen, üst servikal ve alt servikal seviyeler drenaj alanlarına göre planlı biçimde çıkarılır.

Klinik olarak nodal tutulum saptanan hastalarda tercih edilen yaklaşım, çoğunlukla modifiye radikal veya seçici boyun diseksiyonudur. Sentinel biyopsi ile mikrometastaz saptanan olgularda ise sadece pozitif seviyelerin kapsandığı seçici boyun diseksiyonları uygulanabilir. Radyolojik değerlendirmede boyun ultrasonografisi, boyun manyetik rezonans görüntülemesi ve pozitron emisyon tomografisi ile sistemik değerlendirme önemli rol oynar. Kulak, saçlı deri ve alın gibi bölgelerdeki tümörlerde parotis içi metastaz olasılığı unutulmamalı ve gerektiğinde parotidektomi de diseksiyona eklenmelidir.

Boyun diseksiyonu sonrası omuz fonksiyonlarını korumak amacıyla aksesuar sinirin, karotis arter ve internal juguler venin, sternocleidomastoid kasın uygun endikasyonlarda korunması hedeflenir. Onkolojik güvenlik ile fonksiyonel koruma arasında hassas bir denge kurulur. Postoperatif dönemde omuz sarkması, boyun hareket kısıtlılığı ve lenfödem gibi komplikasyonların önlenmesi için erken dönemde başlanan fizyoterapi programı hastanın yaşam kalitesini olumlu etkiler. Adjuvan radyoterapi kararı, boyun diseksiyonu sonrasında ekstrakapsüler yayılım varlığı, çok sayıda lenf nodu tutulumu veya pozitif cerrahi sınırlar gibi bulgulara göre şekillendirilir.

Eksizyon Sonrası Cilt Defekti Primer Kapama, Greft veya Flep ile Nasıl Onarılır?

Skuamöz hücreli karsinom eksizyonu sonrası oluşan defektin onarımı; defektin büyüklüğü, derinliği, anatomik yerleşimi, komşu dokunun elastikiyeti ve hastanın estetik beklentileri göz önünde bulundurularak planlanır. Küçük ve orta boyutlu defektler için ilk tercih primer kapamadır. Bu yöntemde eksizyon eliptik veya fusiform hat üzerinden yapılarak cilt gerginlik hatlarına paralel biçimde iki katmanlı kapama uygulanır. Doğru planlanmış primer kapamalar hem iyileşme süresini kısaltır hem de daha iyi bir skar kalitesi sağlar.

Primer kapamanın gerginlik oluşturduğu veya anatomik olarak uygun olmadığı durumlarda cilt greftleri devreye girer. Tam kalınlıklı deri greftleri; kulak arkası, supraklaviküler bölge veya iç kol gibi donör alanlardan alınarak kontraksiyon açısından yarım kalınlık greftlerine kıyasla daha az sorun yaratır. Yüzde uygulanan tam kalınlık greftlerinde renk ve doku uyumu ön plana çıkarken kısmi kalınlık greftler daha çok gövde ve ekstremitelerdeki geniş defektlerde tercih edilir.

Yüz ve saçlı deri gibi hem estetik hem de fonksiyonel değeri yüksek bölgelerde yerel flepler onarımın temelini oluşturur. Advancement, rotasyon, transpozisyon flepleri ve bilobed flep gibi teknikler defektin geometrisine göre planlanır. Burun kanadı defektlerinde nazolabial ada flebi, alın orta hat defektlerinde paramedian alın flebi, dudak defektlerinde ise Abbe veya Karapandzic flepleri gibi klasik teknikler tercih edilir. Bu fleplerin planlanması sırasında beslenme paterni, dolaşım güvenliği ve iki aşamalı ise ikinci seans zamanlaması ayrıntılı biçimde belirlenir.

Geniş defektlerde veya kıkırdak ve kemik ekspozisyonunun bulunduğu durumlarda mikrocerrahi serbest flepler değerlendirilir. Bu tekniklerde radial önkol flebi veya anterolateral uyluk flebi gibi seçenekler damar anastomozları ile defekt alanına aktarılır. Onarım tekniğinin seçiminde onkolojik güvenliğin gölgelenmemesi esastır; sınırların pozitif çıkma ihtimali olan yüksek riskli lezyonlarda kesin patoloji sonucu gelene kadar kalıcı onarım ertelenerek geçici pansuman veya kısmi kalınlık greft ile yara yatağı korunabilir.

Perinöral İnvazyon Saptanan Skuamöz Hücreli Karsinomda Cerrahi Yaklaşım Nasıl Değişir?

Perinöral invazyon, tümör hücrelerinin sinir kılıfına infiltre olarak sinir boyunca ilerlemesidir ve skuamöz hücreli karsinomun en önemli agresif seyir belirteçlerinden biridir. Klinik olarak parestezi, ağrı, motor güçsüzlük veya kraniyal sinir tutulumu bulguları perinöral invazyonun ilk sinyalleri olabilir. Patolojik olarak ise sinir çapı bir milimetreyi aşan büyük sinir invazyonu ile mikroskobik küçük dallanma invazyonu klinik önem açısından farklı değerlendirilir.

Büyük sinir tutulumu saptanan hastalarda cerrahi yaklaşım standart eksizyonun ötesine geçer. Preoperatif dönemde beyin ve kraniyofasyal manyetik rezonans görüntüleme, sinir trasesi boyunca proksimal yayılımı değerlendirmek amacıyla mutlaka yapılır. Cerrahi sırasında tümör traseye kadar takip edilerek proksimal sınırın negatif olduğu hattan itibaren rezeksiyon tamamlanır. Trigeminal veya fasiyal sinir dalları boyunca ilerleyen invazyonlarda kafa tabanı cerrahisi ekibiyle multidisipliner planlama zorunludur.

Cerrahi eksizyon sonrası perinöral tutulum bulguları patolojik raporda mutlaka net biçimde belirtilir. Büyük sinir invazyonunun saptandığı vakalarda adjuvan radyoterapi bu bölgeye yönelik kraniyal sinir traselerini de kapsayacak biçimde planlanır. Bu yaklaşım hem lokal nüks hem de daha proksimal seviyede sekonder yayılım riskini azaltır. Hasta ile ilerleyen dönemde meydana gelebilecek yüz felci, duyu kaybı gibi olası nörolojik sekeller hakkında ayrıntılı bilgilendirme yapılır ve rehabilitasyon süreci ayrı bir planla yönetilir.

Cerrahi Sınır Pozitif Çıkarsa Reeksizyon mu Radyoterapi mi Uygulanır?

Cerrahi sınırın patolojik incelemede pozitif çıkması, tümörün mikroskobik olarak eksizyon materyalinin kenarına ulaştığı anlamına gelir. Bu durumda ilk tercih, mümkün olan her vakada reeksizyondur. Reeksizyonun amacı yalnızca pozitif sınırı temizlemek değil, tümörün olası yayılım hatlarını da içeren güvenli bir marj oluşturmaktır. Bu nedenle reeksizyon planlanırken tümörün orijinal yerleşim yeri, patolojik özellikleri ve önceki eksizyonun geometrisi birlikte değerlendirilir.

Reeksizyonun anatomik olarak mümkün olmadığı, hastanın genel durumunun ek cerrahiyi kaldıramadığı veya kritik anatomik yapıların tam çıkarmayı engellediği durumlarda adjuvan radyoterapi devreye girer. Radyoterapinin hedef hacmi, tümör yatağı ve olası mikroskobik yayılım alanlarını kapsar. Perinöral tutulumun varlığında bu hacim ilgili sinir traselerini içerecek biçimde genişletilir. Standart dozlar altmış ila yetmiş gri arasında planlanır ve uygulanan fraksiyon sayısı hastanın tolerans profiline göre ayarlanır.

Bir alt karar seçeneği ise cerrahi ile radyoterapinin kombinasyonudur. Özellikle geniş defekt oluşumundan kaçınmanın önemli olduğu estetik alanlarda planlı bir marjinal reeksizyonun ardından radyoterapi uygulanabilir. Multidisipliner konseyde tümörün patolojik detayları, hastanın yaşı, eşlik eden hastalıkları ve öngörülen sağkalım süresi göz önünde bulundurularak reeksizyon, radyoterapi veya kombinasyon arasında en uygun seçenek belirlenir. Rezeke edilemeyecek, radyoterapiye dirençli veya nüks vakalarda cemiplimab gibi anti-PD-1 sistemik immünoterapi seçenekleri onkoloji konseyinin gündemine alınabilir.

İmmünsüpresif Hastalarda SCC Cerrahisi Sonrası Nüks Riski Neden Daha Yüksektir?

İmmünsüpresyon, skuamöz hücreli karsinomun hem gelişim hızını hem de agresif seyir olasılığını belirgin biçimde artırır. Solid organ nakli alıcıları, hematolojik malignite hastaları, uzun süre yüksek doz kortikosteroid veya biyolojik ajan kullanan otoimmün hastalıklı bireyler bu grupta yer alır. Bu hastalarda skuamöz hücreli karsinom gelişme riski normal popülasyona göre yaklaşık altmış-yüz kata kadar artmakta ve mevcut tümörlerin tanı anında daha ileri evrede saptanma olasılığı yükselmektedir.

Nüks riskinin yüksekliğinin altında yatan mekanizmalar çok yönlüdür. Öncelikle T hücre aracılı antitümör bağışıklık cevabı immünsüpresyon altında baskılandığından mikroskopik hastalık kalıntılarının klinik olarak tekrar ortaya çıkma olasılığı artar. İkinci olarak, immünsüpresif hastalarda aynı anda birden fazla ve senkron yerleşimli lezyon gözlenebilir. Bu durumda cerrahi tedavi sonrası kısa bir sürede yakın anatomik bölgede yeni tümör gelişimi hem gerçek nüksle hem de yeni primer tümörle karışabilir.

Klinik pratikte immünsüpresif hastalar için cerrahi güvenli sınırlar geniş tutulur, adjuvan tedavi eşiği düşürülür ve takip aralıkları sıklaştırılır. Mümkün olduğunda transplantasyon ekibiyle iş birliği yapılarak immünsüpresif rejimin optimize edilmesi, kalsinörin inhibitörlerinin dozunun azaltılması veya mTOR inhibitörlerine geçişin değerlendirilmesi tedavi planına eklenir. Bu strateji hem mevcut tümörün nüksünü azaltmayı hem de yeni primer skuamöz hücreli karsinom gelişimini geciktirmeyi hedefler.

Ameliyat Sonrası Yara Bakımı ve Dikiş Alma Süresi Bölgeye Göre Nasıl Değişir?

Skuamöz hücreli karsinom cerrahisi sonrası yara bakımı, hem estetik hem de fonksiyonel iyileşme açısından tedavinin başarısını doğrudan etkiler. İlk yirmi dört ila kırk sekiz saatte yara üzerinde nemli iyileşme sağlayan pansumanlar tercih edilir. Bu dönemde bölgenin ıslatılmaması ve temiz tutulması hastaya net biçimde açıklanır. Hafif ödem ve hassasiyet beklenen bir bulgudur; ancak artan ağrı, kızarıklık, akıntı veya ateş enfeksiyon açısından değerlendirmeyi gerektirir.

Dikiş alma süresi anatomik bölgeye göre belirgin farklılık gösterir. Yüz cildindeki dikişler beş ila yedi gün arasında, saçlı deri ve boyun bölgesindeki dikişler yedi ila on gün arasında alınırken gövde bölgesi için on dört gün, ekstremitelerde ise on dört ila yirmi bir gün arasında sürelere ihtiyaç duyulur. El sırtı, dirsek, diz ve ayak bölgelerinde gerginlik yüksek olduğundan dikişler daha uzun süre tutulur veya tellerle desteklenir.

Skar kalitesini iyileştirmek amacıyla dikiş alındıktan sonra ilk üç ay boyunca yara alanı doğrudan güneş ışığına maruz bırakılmamalı, yüksek koruma faktörlü güneş ürünleri düzenli kullanılmalıdır. Silikon içerikli jel veya bantlar özellikle yüksek gerginlik bölgelerinde skarın kalınlaşmasını önlemek amacıyla altı aya kadar uygulanabilir. Yara bölgesinde hipertrofik skar veya keloid gelişimi açısından risk taşıyan hastalarda intralezyonel kortikosteroid enjeksiyonları ve pulsed dye lazer tedavileri devreye alınabilir.

Fleple onarılan defektlerde flep ucu dolaşımının izlenmesi, greft uygulanan alanlarda ise ilk beş yedi gün boyunca greftin yara yatağı ile teması sürdürülerek immobilizasyon sağlanır. Bu dönemde egzersiz, sıcak duş ve mekanik travmadan kaçınılır. Postoperatif poliklinik kontrolleri yara iyileşmesini, skar olgunlaşmasını ve nüks açısından bölgesel değerlendirmeyi kapsar.

Skuamöz Hücreli Karsinom Ameliyatından Sonra Cilt Takibi Hangi Sıklıkla Yapılmalıdır?

Skuamöz hücreli karsinom ameliyatından sonra klinik takip programı, nüks ve yeni primer tümör gelişimi olasılığını erken saptamak amacıyla planlanır. Nükslerin büyük bir bölümü ilk iki yıl içinde ortaya çıkar ve bu dönemde takip aralıkları sıklaştırılır. Düşük riskli tümörlerde ilk iki yıl boyunca üç ila altı ayda bir, sonraki üç yılda altı ila on iki ayda bir kontrol önerilir. Beşinci yıldan sonra yıllık takipler yeterli olabilir.

Yüksek riskli tümörlerde ise takip programı daha yoğundur. İlk iki yıl boyunca iki üç ayda bir, üçüncü yılda dört ayda bir, dört ve beşinci yılda altı ayda bir kontrol tercih edilir. İmmünsüpresif hastalarda takip aralıkları klinisyenin insiyatifiyle bir ay altına inebilir. Bu ziyaretlerde yalnızca operasyon bölgesi değil tüm cilt yüzeyi, bölgesel lenf nodları ve olası perinöral tutulum bulguları sistematik biçimde muayene edilir.

Takip sürecinde dermatoskopi rutin muayenenin bir parçası haline gelir. Yeni ortaya çıkan aktinik keratoz lezyonları, şüpheli pigmenter değişiklikler veya iyileşmeyen erozyonlar erken müdahaleyle skuamöz hücreli karsinoma dönüşmeden kontrol altına alınır. Ultrason ile bölgesel lenf nodu taraması, yüksek riskli hastalarda özellikle ilk iki yılda periyodik olarak eklenebilir. İleri evre veya perinöral tutulumu bulunan hastalarda ise manyetik rezonans görüntülemesi ile takip programa entegre edilir.

Adjuvan Radyoterapi Hangi Patolojik Bulgularda Zorunlu Hale Gelir?

Adjuvan radyoterapi, cerrahi sonrası mikroskobik hastalık kalıntısı olasılığını azaltmak amacıyla uygulanır ve belirli patolojik bulgularda kılavuzlar tarafından güçlü biçimde önerilir. Pozitif cerrahi sınırın reeksizyonla temizlenemediği durumlar, büyük sinir invazyonu, ekstensif perinöral tutulum, iki santimetreyi aşan çap ile birlikte kötü diferansiye histoloji ve kemik ya da kıkırdak invazyonu bu endikasyonların başında yer alır.

Bölgesel lenf nodu diseksiyonu sonrası çok sayıda tutulmuş lenf nodu, ekstrakapsüler yayılım varlığı veya en büyük tutulmuş lenf nodunun üç santimetreyi aşması durumlarında da adjuvan boyun radyoterapisi standart yaklaşımdır. Bu vakalarda radyoterapinin hedef hacmi tüm boyun lenfatik alanlarını, gerektiğinde parotid bölgesini ve tümörün lokalizasyonuna göre kafa tabanı çıkış noktalarını içerecek biçimde planlanır.

Radyoterapi planlaması sırasında dozimetri, komşu kritik yapıların dozu ve toplam tedavi süresi hasta özelinde optimize edilir. Baş boyun bölgesinde tükürük bezleri, gözler, spinal kord, koklea ve larenks gibi organların doz sınırları göz önünde bulundurularak yoğunluk ayarlı radyoterapi ile modern teknikler kullanılır. Kombinasyon halinde sistemik ajan uygulanması gerektiren yüksek riskli olgularda ise medikal onkolojiyle birlikte hareket edilir ve cemiplimab gibi immünoterapötik seçenekler değerlendirmeye alınır.

Yüz Bölgesindeki SCC Eksizyonunda Estetik ve Fonksiyonel Sonuçlar Nasıl Korunur?

Yüz bölgesinde uygulanan skuamöz hücreli karsinom eksizyonlarında onkolojik güvenlik yanında estetik ve fonksiyonel sonuçların korunması büyük önem taşır. Cerrahi öncesi planlama, yüzün alt üniteleri temel alınarak yapılır. Alın, göz kapakları, burun, dudak, yanak ve çene bölgeleri kendi estetik alt birimleri içinde değerlendirilir ve mümkün olan her durumda insizyonlar bu birimlerin sınırlarına gizlenir. Böylece iyileşme sonrası oluşan skarlar doğal yüz hatlarıyla uyumlu hale gelir.

Göz kapakları için tümörün ne kadar tarsal plağa yaklaştığı, lakrimal drenaj sisteminin tutulup tutulmadığı ve levator kasının etkilenip etkilenmediği ayrıntılı incelenir. Bu bölgelerde skuamöz hücreli karsinomun cerrahi tedavisi çoğunlukla Mohs cerrahisi ile birlikte oftalmik cerrahi ekibin katkısıyla yürütülür. Ektropion ve entropion gelişimini önlemek amacıyla kapak marjı rekonstrüksiyonu deneyimli merkezlerde yapılır. Dudak bölgesinde ise vermilyon hattı, ağız komissürleri ve fonasyon fonksiyonu korunacak biçimde onarım planlanır.

Burun bölgesindeki tümörlerde nazal alt birim yaklaşımı temel prensiptir. Alt birimin yarısından fazlasını içeren defektlerde tam alt birim rekonstrüksiyonu daha estetik sonuç sağlar. Nazal iç astar, kıkırdak destek ve dış cilt olmak üzere üç katmanın birden kaybedildiği tam kat defektlerde paramedian alın flebi altın standart olarak kabul edilir. Kulak kepçesindeki tümörlerde ise kıkırdak koruyucu eksizyonlar ve kondrokütanöz flepler önem taşır.

Yüz bölgesinde uygulanan tüm rekonstrüktif tekniklerde sinir yaralanmaları özellikle fasiyal sinir dalları açısından titizlikle değerlendirilir. Preoperatif fotoğraf değerlendirme, cerrahi planlamada üç boyutlu görüntüleme ve postoperatif dönemde yüz simetrisinin objektif ölçümü, sonuçların bilimsel takibi açısından değerlidir. Cerrahi başarının uzun vadeli değerlendirilmesinde skar kalitesi, mimik hareketleri, göz kapağı kapanması, ağız komissür simetrisi ve hastanın öznel memnuniyet düzeyi birlikte ele alınır.

Skuamöz hücreli karsinom, doğru zamanda ve yeterli güvenli sınırla yapılan bir eksizyonla büyük ölçüde iyileşme potansiyeli taşıyan bir cilt kanseridir. Ancak yüksek risk kriterlerinin varlığı, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu ve immünsüpresif zemin gibi faktörler bu tümörün seyrini belirgin biçimde değiştirebilir. Cerrahi tedavinin planlanmasından adjuvan yaklaşımların belirlenmesine, yara bakımından uzun dönem takibe kadar tüm süreçte multidisipliner bir bakış açısı esastır. Koru Hastanesi Dermatoloji ekibi cerrahi onkoloji, plastik cerrahi, patoloji, medikal onkoloji ve radyasyon onkolojisi birimleriyle koordineli çalışarak her hasta için bireyselleştirilmiş bir tedavi haritası çıkarır ve süreci sağkalım, fonksiyonellik ve estetik kalitenin tamamını gözeten bir strateji ile yürütür.

Bu içerikte yer alan bilgiler yalnızca genel bilgilendirme amacı taşır ve hiçbir koşulda hekimin gerçekleştireceği muayene, klinik değerlendirme ve tedavi kararlarının yerini tutmaz. Skuamöz hücreli karsinom şüphesi taşıyan lezyonların değerlendirilmesi, evrelemesi, cerrahi güvenli sınırın belirlenmesi ve olası adjuvan tedavi kararlarının verilmesi, deneyimli bir dermatoloji ve cilt cerrahisi ekibinin klinik gözlemine bağlıdır. Bu nedenle ciltte iyileşmeyen yara, hızla büyüyen kabuklu lezyon, kanamalı nodül veya kronik ülser tarzı bulgular fark edildiğinde vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalı ve gerekli tanısal değerlendirmelerin uzman hekim tarafından yapılması sağlanmalıdır.

تعرّف على أطبائنا المتخصصين

احجز موعدًا الآن أو اتصل بنا من أجل صحتك.

WhatsApp موعد إلكتروني