Anestezi ve Reanimasyon

Akciğer Zarı Arası Blok (İnterpleural)

İnterpleural bloğun anatomik temeli, uygulama tekniği ve postoperatif analjezideki yeri hakkında pratik bilgilere göz atın.

Akciğer zarı arası blok, klinik literatürde interpleural blok olarak bilinen ve göğüs bölgesinden kaynaklanan ağrıların yönetiminde başvurulan bölgesel anestezi yaklaşımlarından biridir. Bu uygulamada lokal anestezik ilaç, akciğeri saran iki yaprak halindeki plevra zarlarının arasındaki potansiyel boşluğa kontrollü biçimde verilmektedir. Söz konusu anatomik aralık, paryetal plevra ile visseral plevra arasında yer almakta olup normal koşullarda yalnızca ince bir sıvı tabakası içermektedir. İlacın bu bölgeye yerleştirilmesiyle birlikte yerçekimi ve solunum hareketlerinin etkisiyle anestezik ajan, interkostal sinirlerin seyrettiği bölgelere doğru yayılarak çok sayıda segmentte duyusal blokaj oluşmasına olanak tanımaktadır. Yöntem, özellikle tek taraflı göğüs ağrılarının kontrol altına alınmasında, postoperatif ağrı yönetiminde ve bazı kronik ağrı tablolarında klinik fayda sağlayan yaklaşımlar arasında değerlendirilmektedir.

Tekniğin tarihsel gelişimi incelendiğinde, ilk tanımlamaların 1980'li yılların ortalarına uzandığı görülmektedir. Reiestad ve Strömskag tarafından bildirilen ilk olgu serileri sonrasında interpleural blok, göğüs cerrahisi ve üst batın girişimlerinin ardından ortaya çıkan ağrıların yönetiminde alternatif bir yöntem olarak literatürde yer bulmuştur. İlerleyen yıllarda paravertebral blok, erektör spina plan bloğu ve serratus anterior plan bloğu gibi yeni ultrason rehberli tekniklerin tanımlanmasıyla birlikte uygulama sıklığı kısmen azalmış olsa da belirli endikasyonlarda h├ól├ó değerli bir seçenek olarak konumunu sürdürmektedir. Günümüzde interpleural blok, anestezi ve algoloji pratiğinde özellikle multimodal ağrı yönetimi yaklaşımının bir parçası olarak yeniden değerlendirilmekte ve seçilmiş hasta gruplarında etkin sonuçlar sunmaktadır.

Anatomik açıdan ele alındığında, plevra boşluğunun yapısı uygulamanın temel mantığını oluşturmaktadır. Paryetal plevra göğüs duvarının iç yüzeyini, diyafragmanın üst yüzeyini ve mediastenin yan kısımlarını döşerken, visseral plevra akciğerin dış yüzeyini sarmaktadır. Bu iki yaprak arasındaki kayganlığı sağlayan az miktardaki sıvı, solunum sırasında akciğerlerin göğüs duvarına sürtünmeden hareket etmesine olanak vermektedir. İnterpleural aralığa verilen lokal anestezik ajan, bu yüzeyler boyunca yayılarak interkostal sinirlerin paryetal plevra ile temas ettiği bölgelerde etki göstermektedir. Yayılım paterni; hastanın pozisyonuna, verilen ilaç hacmine, solunum dinamiğine ve plevral boşluktaki olası yapışıklıkların varlığına göre değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle başarılı bir blok için anatomik bilgiye h├ókimiyet ve dikkatli hasta seçimi büyük önem taşımaktadır.

İnterpleural bloğun etki mekanizması çok yönlü olarak açıklanmaktadır. Lokal anestezik ajanın paryetal plevrayı geçerek interkostal sinirlere ulaşması, klasik olarak öne sürülen başlıca mekanizmadır. Bunun yanı sıra ilacın torasik sempatik zincir, splanknik sinirler ve brakiyal pleksusun bazı dalları üzerinde de etki gösterebildiği bildirilmektedir. Sempatik blokaj, özellikle viseral kaynaklı ağrıların ve kompleks bölgesel ağrı sendromunun yönetiminde klinik fayda potansiyeli sunmaktadır. İlacın çok geniş bir alana yayılabilmesi, tek bir enjeksiyon ile birden fazla dermatomun etkilenebilmesine olanak tanımakta; bu durum, sınırlı sayıda enjeksiyonla geniş analjezik etki elde edilmesini sağlayan önemli bir avantaj olarak öne çıkmaktadır. Ancak yayılımın öngörülebilirliği sınırlı olduğundan, uygulama sonrası ortaya çıkan blok kalitesi olgular arasında farklılık gösterebilmektedir.

Klinik kullanım alanları oldukça geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Postoperatif analjezi alanında özellikle kolesistektomi, böbrek cerrahisi, meme cerrahisi ve bazı torakotomi sonrası ağrılarda interpleural blok başvurulan yaklaşımlar arasındadır. Kostal kırıklara bağlı ciddi göğüs duvarı ağrılarının yönetiminde, solunum mekaniğini koruma amacıyla seçilebilen yöntemlerden biri olarak değerlendirilmektedir. Çoklu kot kırığı bulunan hastalarda etkin ağrı kontrolü, derin solunumun ve etkili öksürme refleksinin korunmasına katkı sağlayarak atelektazi ve pnömoni gibi solunumsal komplikasyon riskinin azaltılmasında önemli rol üstlenmektedir. Bunun yanı sıra herpes zoster sonrası nevralji, kronik pankreatit kaynaklı ağrılar, kanser ağrısı ve refleks sempatik distrofi gibi tablolarda algoloji pratiğinde değerlendirilen yöntemler arasında yer almaktadır.

Uygulama tekniği açısından çeşitli yaklaşımlar tanımlanmıştır. En sık tercih edilen yöntem, hasta yan yatar pozisyondayken sekizinci interkostal aralık hizasında, orta aksiller hat ile posterior aksiller hat arasındaki bölgeden girilmesidir. Tekniğin başarısında "asılı damla" yöntemi ya da "hava direnci kaybı" yönteminden yararlanılabilmektedir. İğnenin paryetal plevrayı geçtiği anda solunum hareketlerinin yarattığı negatif basınç, enjektördeki sıvıyı içeri çekmekte ya da direncin aniden kaybolmasına neden olmaktadır. Bu işaretler, iğnenin doğru aralığa yerleştirildiğine ilişkin önemli bulgular olarak kabul edilmektedir. Tek enjeksiyon şeklinde uygulanabileceği gibi, sürekli infüzyon amacıyla kateter yerleştirilmesi de mümkündür. Sürekli teknikte ince bir kateter plevra boşluğuna yönlendirilmekte ve gerek görüldüğünde periyodik dozlar ya da sürekli düşük doz infüzyon ile uzun süreli analjezi sağlanmaktadır.

Görüntüleme teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte ultrason rehberliğinde uygulama, geleneksel anatomik referans tabanlı yöntemlere kıyasla daha yaygın h├óle gelmektedir. Ultrasonografi, plevral yüzeyin gerçek zamanlı görüntülenmesine olanak tanıyarak iğne ucunun konumunun doğrulanmasını kolaylaştırmaktadır. Bu yaklaşım, plevranın yanlışlıkla geçilerek akciğer parankimine zarar verilmesi riskini azaltmakta ve hastalar arasında uygulama başarısının daha tutarlı düzeyde tutulmasına katkı sağlamaktadır. Modern anestezi pratiğinde ultrason rehberliği, hasta güvenliği ve uygulama kalitesi açısından öne çıkan standartlar arasında yer almaktadır. Bunun yanı sıra floroskopi gibi diğer görüntüleme yöntemlerinden de seçilmiş olgularda yararlanılabilmektedir.

İnterpleural bloğun başarısını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Verilen ilacın hacmi ve konsantrasyonu, hastanın pozisyonu, plevral boşluğun bütünlüğü, mevcut yapışıklıkların varlığı ve solunum mekaniği bu faktörlerin başlıcaları arasında sayılmaktadır. Yerçekiminin yayılımı yönlendirdiği bilindiğinden hasta pozisyonunun, hedeflenen analjezi bölgesine uygun şekilde ayarlanması gerekmektedir. Örneğin alt torasik dermatomların etkilenmesi hedefleniyorsa hastanın sırtüstü ya da hafif baş aşağı pozisyonda tutulması tercih edilmektedir. Plevral yüzeyde geçirilmiş cerrahi ya da enfeksiyon nedeniyle yapışıklık varlığı, ilacın homojen yayılımını engelleyebilmekte ve blok kalitesini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu nedenle ön değerlendirmede hastanın öyküsünün ayrıntılı biçimde sorgulanması büyük önem taşımaktadır.

Kullanılan lokal anestezik ajanlar arasında bupivakain, ropivakain ve levobupivakain ön plana çıkmaktadır. Uzun etki süreleri nedeniyle bu ajanlar, sürekli analjezi sağlanmasında tercih edilen seçenekler olarak değerlendirilmektedir. Doz seçimi yapılırken hastanın kilosu, genel durumu, karaciğer ve böbrek fonksiyonları ile eşlik eden ilaç tedavileri göz önünde bulundurulmaktadır. Plevra boşluğunun geniş yüzey alanı, ilacın sistemik dolaşıma görece hızlı emilebilmesine neden olabildiğinden, toksisite riskinin azaltılması adına maksimum doz sınırlarına dikkat edilmesi gerekmektedir. Bazı protokollerde adrenalin gibi vazokonstriktör ajanların düşük dozlarda eklenmesi, sistemik emilimin yavaşlatılması ve analjezi süresinin uzatılması amacıyla değerlendirilmektedir. Ancak bu eklemeler hastanın kardiyovasküler durumu dikkate alınarak özenle planlanmaktadır.

Olası komplikasyonlar açısından bakıldığında en önemli risklerden biri pnömotoraks gelişimidir. Plevra boşluğuna iğne yerleştirilirken visseral plevranın yanlışlıkla geçilmesi, akciğer parankiminin zarar görmesine ve hava kaçağına yol açabilmektedir. Pnömotoraks oluşması durumunda erken tanı ve uygun yaklaşım, ciddi sonuçların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Diğer olası komplikasyonlar arasında hemotoraks, plevral efüzyon, lokal anestezik toksisitesi, enfeksiyon, kateterin yerinden çıkması ya da kırılması gibi durumlar yer almaktadır. Frenik sinirin etkilenmesine bağlı olarak geçici diyafragma disfonksiyonu da bildirilmiş komplikasyonlar arasında değerlendirilmektedir. Bu nedenlerle uygulama, deneyimli anestezi uzmanları tarafından, uygun monitörizasyon koşullarında ve gerekli güvenlik önlemleri sağlanarak gerçekleştirilmektedir.

Kontrendikasyonlar açısından değerlendirildiğinde, plevral yapışıklıklar, plevral efüzyon, ampiyem, hemotoraks, ciddi solunum yetmezliği, kontrolsüz kanama bozuklukları ve uygulama bölgesinde aktif enfeksiyon varlığı önemli engeller arasında sayılmaktadır. Tek taraflı akciğer fonksiyon bozukluğu bulunan hastalarda olası diyafragma etkilenmesi nedeniyle dikkatli değerlendirme yapılmaktadır. Antikoagülan tedavi alan hastalarda ise hematom riski açısından ilgili kılavuzlarda belirtilen süreler dikkate alınarak ilaç ayarlaması yapılmaktadır. Tüm bu değerlendirmeler, işlem öncesi yapılan ayrıntılı klinik muayene, görüntüleme tetkikleri ve laboratuvar bulguları ışığında ele alınmaktadır. Karar süreci her hasta için bireyselleştirilmekte ve fayda-risk dengesi titizlikle gözden geçirilmektedir.

İşlem öncesi hazırlık süreci, başarılı bir uygulama için belirleyici unsurların başında yer almaktadır. Hastanın ayrıntılı tıbbi öyküsünün alınması, fizik muayenenin yapılması, gerekli laboratuvar tetkiklerinin tamamlanması ve aydınlatılmış onam sürecinin uygun biçimde yürütülmesi gerekmektedir. İşlem sırasında hasta monitörize edilmekte; kalp ritmi, kan basıncı, oksijen satürasyonu ve solunum sayısı sürekli olarak izlenmektedir. Damar yolu açılması, acil müdahale ekipmanlarının hazır bulundurulması ve resüsitasyon koşullarının sağlanması güvenli bir ortamın oluşturulmasına katkıda bulunmaktadır. İşlem alanı asepsi kurallarına uygun şekilde hazırlanmakta; cilt temizliği, steril örtüleme ve uygulayıcının steril giysi kullanımı standart prosedürün ayrılmaz parçaları olarak yer almaktadır.

İşlem sonrası dönemde hastanın yakın takibi ön plana çıkmaktadır. İlk saatlerde solunum fonksiyonları, oksijenizasyon durumu, blok düzeyi ve olası komplikasyon belirtileri yönünden değerlendirme sürdürülmektedir. Akciğer grafisi gerekli görüldüğünde çekilerek pnömotoraks gibi durumların erken dönemde belirlenmesi sağlanmaktadır. Ağrı düzeyi, sayısal değerlendirme ölçekleri kullanılarak periyodik olarak ölçülmekte ve gerekli durumlarda ek analjezik uygulamalar planlanmaktadır. Sürekli kateter uygulamalarında, kateter giriş bölgesinin enfeksiyon belirtileri açısından gözlemlenmesi, pansumanın düzenli yapılması ve infüzyon dozunun klinik yanıta göre ayarlanması rutin bakımın temel bileşenleri arasında değerlendirilmektedir.

Multimodal analjezi yaklaşımı içerisinde interpleural blok, diğer analjezik yöntemlerle birlikte değerlendirildiğinde daha etkin sonuçlar sunabilmektedir. Parasetamol, nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar, düşük doz opioidler ve diğer bölgesel anestezi teknikleriyle uygun kombinasyonlar kurulduğunda, hem analjezi kalitesinin artırılması hem de yan etki yükünün azaltılması mümkün olabilmektedir. Bu yaklaşım, özellikle opioid kullanımının sınırlandırılması istenen hastalarda önemli bir avantaj olarak öne çıkmaktadır. Yaşlı hastalarda, kronik akciğer hastalığı bulunan bireylerde ve solunum rezervi kısıtlı olgularda opioid bağımlı analjezi yaklaşımına alternatif sunulması, postoperatif iyileşme süreçlerinin daha kontrollü ilerlemesine katkıda bulunmaktadır. Bu sayede mobilizasyonun erken dönemde başlatılması ve hastanede kalış süresinin kısalması açısından da olumlu sonuçlar elde edilebilmektedir.

Pediatrik popülasyonda interpleural blok uygulamaları sınırlı sayıdaki olguda değerlendirilmiş olup yetişkin uygulamalarına kıyasla daha az tercih edilen bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Çocuklarda plevra boşluğunun anatomik özellikleri, ilaç dozu hesaplaması ve komplikasyon profili farklılık göstermektedir. Bu nedenle pediatrik uygulamalar, deneyimli ekipler tarafından, ayrıntılı risk değerlendirmesi sonrasında planlanmaktadır. Erişkin hastalarda ise yaş, kilo, eşlik eden hastalıklar ve ilaç kullanımı dikkate alınarak doz ve teknik seçimi bireyselleştirilmektedir. Gebelik dönemi ve emzirme sürecinde de güvenlik profili açısından özel değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu özel hasta gruplarında karar süreci, fayda-risk dengesi ve alternatif yöntemlerin uygunluğu ele alınarak şekillenmektedir.

Güncel literatür incelendiğinde, interpleural bloğun yerinin paravertebral blok, erektör spina plan bloğu ve serratus anterior plan bloğu gibi yöntemlerle karşılaştırmalı çalışmalar ışığında yeniden tanımlandığı görülmektedir. Yeni nesil bloklar, daha öngörülebilir yayılım, daha düşük komplikasyon profili ve ultrason ile kolay görüntülenebilirlik gibi özellikler sunmaktadır. Ancak interpleural blok, belirli endikasyonlarda h├ól├ó değerli bir alternatif olarak konumunu korumaktadır. Özellikle çoklu interkostal düzeyde analjezi gereksinimi olan, paravertebral bölgeye girişimin teknik olarak güç bulunduğu ya da kontrendike olduğu durumlarda klinik fayda sunabilmektedir. Anestezi pratiğinde yöntem seçimi, hastanın klinik tablosu, beklenen analjezi süresi, mevcut teknik olanaklar ve uygulayıcının deneyimi göz önünde bulundurularak belirlenmektedir. Koru Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon ekibi, ileri ağrı yönetimi yaklaşımlarını güncel literatür doğrultusunda değerlendirmekte ve uygun hasta seçimine dayalı planlamayla bireyselleştirilmiş yaklaşımlar sunmaktadır.

Meet Our Specialist Physicians

Book an appointment now or call us for your health.

WhatsApp Online Appointment