Nükleer Tıp

İtriyum-90 (Y-90) Mikroküre

İtriyum-90 (Y-90) Mikroküre ve Klinik Değeri, klinik bulgularıyla dikkat çeken ve doğru değerlendirme gerektiren bir durumdur. Klinik özellikleri ve değerlendirme yaklaşımını öğrenin.

İtriyum-90 (Y-90) mikroküre uygulaması, karaciğerdeki tümörlerin damar yolu üzerinden hedeflenmesine olanak tanıyan gelişmiş bir nükleer tıp yaklaşımıdır. Selektif iç radyasyon yaklaşımı olarak da adlandırılan bu uygulama, radyoaktif itriyum-90 izotopu içeren mikroskobik boyutlardaki küreciklerin karaciğer atardamarı aracılığıyla tümör dokusuna ulaştırılması ilkesine dayanır. Yöntem, kolorektal kanserin karaciğere yayılmış metastazlarında, hepatoselüler karsinom olarak bilinen birincil karaciğer kanserinde ve nöroendokrin tümörlerin karaciğer tutulumlarında bir yönetim seçeneği olarak değerlendirilmektedir. Girişimsel radyoloji ile nükleer tıp uzmanlığının kesişiminde konumlanan uygulama, cerrahi rezeksiyon şansı bulunmayan ya da sistemik kemoterapiye yeterli yanıt vermeyen hasta gruplarında öne çıkan bir çözüm sunmaktadır.

Mikrokürelerin yapısal özellikleri, uygulamanın etkinliğini ve güvenlik profilini belirleyen temel unsurlardan biridir. Piyasada iki farklı üretim tekniği ile hazırlanan formlar bulunmaktadır: reçine tabanlı mikroküreler ve cam tabanlı mikroküreler. Reçine bazlı olanlar yaklaşık yirmi ile altmış mikrometre arasında bir çapa sahipken, cam bazlı olanlar ortalama yirmi beş mikrometre boyutundadır. Bu farklılıklar, hem her enjeksiyonda uygulanan partikül sayısını hem de tümör damar yatağındaki dağılım biçimini etkilemektedir. Reçine formunda enjeksiyon başına düşen partikül sayısı milyonlarla ifade edilirken, cam formunda daha az sayıda ancak birim başına daha yüksek radyoaktivite taşıyan küreler kullanılmaktadır. Her iki formun da hastanın klinik profili, tümör damarlanması ve karaciğer fonksiyon rezervi doğrultusunda seçildiği bilinmektedir.

İtriyum-90 izotopu, saf bir beta ışını yayıcısıdır ve ortalama 2,67 gün olan yarı ömrü boyunca çevresine yüksek enerjili elektronlar salar. Beta ışınlarının dokudaki ortalama menzili yaklaşık 2,5 milimetre, azami menzili ise 11 milimetre civarındadır. Bu sınırlı menzil, radyasyonun tümör dokusuna odaklanmasına ve çevredeki sağlıklı karaciğer parankiminin göreli olarak korunmasına katkı sağlar. Karaciğer tümörlerinin kanlanmasının büyük ölçüde hepatik arterden, sağlıklı karaciğer dokusunun ise portal venden beslendiği bilgisi, bu yaklaşımın anatomik dayanağını oluşturur. Mikroküreler hepatik artere verildiğinde, kanın büyük bölümü tümör damar ağına yönlendiği için radyoaktif partiküllerin de büyük çoğunluğu tümör içinde birikmektedir.

Uygulama öncesinde çok aşamalı bir hazırlık süreci yürütülmektedir. Hastanın karaciğer fonksiyonları, böbrek durumu, kan sayımı ve pıhtılaşma parametreleri ayrıntılı olarak değerlendirilir. Görüntüleme incelemeleri kapsamında bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans görüntüleme ve gerektiğinde pozitron emisyon tomografisi kullanılmaktadır. Bu aşama, tümörün boyutunu, sayısını, karaciğer içindeki dağılımını ve olası ekstrahepatik yayılımı ortaya koymayı amaçlar. Ardından yapılan hazırlık anjiyografisi ile karaciğer damar anatomisi haritalanır, mide ve on iki parmak bağırsağına giden yardımcı damarlar tespit edilerek gerekirse mikrospiraller aracılığıyla kapatılır. Bu koruyucu embolizasyon işlemi, mikrokürelerin istenmeyen bölgelere kaçmasının önüne geçmek amacıyla önemli bir adım olarak kabul edilmektedir.

Damar haritalama sırasında teknesyum-99m makroagregat albümin adı verilen bir radyofarmasötik enjekte edilerek akciğer şantı hesaplaması yapılır. Karaciğer içinden akciğere kaçan kan miktarı belirli bir eşiğin üzerinde ise mikrokürelerin akciğerlerde birikerek radyasyon pnömonitisine yol açma riski ortaya çıkabilir. Şant oranı yüksek olan hastalarda uygulanacak radyoaktivite dozu azaltılabilir ya da alternatif yaklaşımlara yönelinebilir. Bu titiz ön değerlendirme süreci, uygulamanın yalnızca uygun hasta grubunda gerçekleştirilmesini sağlamak açısından belirleyicidir. Karaciğer fonksiyon rezervinin yetersiz olduğu, portal ven tam trombozu bulunan ya da genel durumu ileri düzeyde bozulmuş hastalarda yöntemin uygulanabilirliği yeniden ele alınmaktadır.

Doz hesaplaması, uygulamanın kişiselleştirilmesinde belirleyici bir aşamadır. Tümörün hacmi, karaciğerin toplam kitlesi, hedef segmentin oranı ve akciğer şantı oranı gibi parametreler dikkate alınarak matematiksel modeller aracılığıyla uygun aktivite miktarı belirlenmektedir. Vücut yüzey alanı yöntemi, ortama dayalı dozimetri ve bölmesel dozimetri gibi farklı hesaplama yöntemleri kullanılabilmektedir. Son yıllarda üç boyutlu voksel tabanlı dozimetri yaklaşımlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, tümör içinde hedeflenen radyasyon dozunun ve normal karaciğer dokusuna ulaşacak dozun daha hassas biçimde öngörülmesi mümkün h├óle gelmiştir. Bu bireyselleştirilmiş yaklaşım, hem etkinliğin artırılması hem de olası yan etkilerin en aza indirilmesi açısından önem taşımaktadır.

Asıl uygulama günü, girişimsel radyoloji ünitesinde steril koşullarda gerçekleştirilir. Genellikle kasık bölgesindeki femoral atardamardan ya da bilek düzeyindeki radial atardamardan girilerek mikrokateter ilerletilir. Görüntüleme rehberliğinde hepatik artere ulaşılır ve hedeflenen tümör segmentine mümkün olan en seçici biçimde konumlanılır. İtriyum-90 mikroküreleri, önceden hesaplanmış aktivite miktarında yavaşça enjekte edilir. İşlem sırasında hasta uyanık olabilir ancak lokal anestezi ve gerektiğinde hafif sedasyon uygulanmaktadır. Uygulama süresi hazırlık aşamaları d├óhil birkaç saati bulabilmekle birlikte, mikrokürelerin verilme aşaması yalnızca dakikalar sürmektedir. İşlem sonrasında hastanın belirli bir süre yatak istirahati ve gözlem altında tutulması önerilmektedir.

Uygulama sonrası dönemde radyasyon güvenliği önlemlerine uyulması beklenmektedir. İtriyum-90 saf beta yayıcı bir izotop olduğu için dış ortama ulaşan radyasyon oldukça sınırlıdır; ancak yine de belirli bir süre boyunca hamile kadınlar ve küçük çocuklarla yakın temastan kaçınılması gibi genel ilkelere dikkat edilmesi önerilmektedir. Bekaron ve monitörlü değerlendirmeler kapsamında, işlemi izleyen saatlerde bremsstrahlung yöntemiyle tek foton emisyon bilgisayarlı tomografisi çekilerek mikrokürelerin dağılımı doğrulanmaktadır. Son yıllarda pozitron emisyon tomografisi ile itriyum-90 dağılımının daha yüksek çözünürlükle görüntülenebildiği ve tümör içine ulaşan gerçek radyasyon dozunun geriye dönük olarak değerlendirilebildiği bildirilmektedir. Bu görüntüleme adımı, sonraki takip planlamasında kritik bir referans noktası oluşturmaktadır.

Yaklaşımın klinik yeri, karaciğer tümörlerinin türüne göre farklılık göstermektedir. Hepatoselüler karsinomlu hastalarda özellikle orta ileri evrede, portal ven trombozu eşlik eden olgularda ve konvansiyonel transarteriyel kemoembolizasyona uygun olmayan durumlarda seçenek olarak gündeme gelmektedir. Kolorektal kanserin karaciğer metastazlarında ise sistemik kemoterapiye eklenen ya da onun ardından uygulanan bir seçenek olarak konumlandırılmaktadır. Nöroendokrin tümörlerin karaciğer yayılımlarında, uzun süreli semptom kontrolü ve tümör yükünün azaltılması amacıyla değerlendirilebilmektedir. İntrahepatik kolanjiyokarsinom gibi görece nadir karaciğer tümörlerinde de kullanım alanı giderek genişlemektedir. Her olgunun multidisipliner tümör konseyinde ele alınması ve karar sürecinin bu ortak değerlendirme çerçevesinde şekillendirilmesi standart yaklaşım olarak kabul görmektedir.

Bilimsel literatürde farklı çalışmalar, uygulamanın seçilmiş hasta gruplarında tümör yanıtı, semptom kontrolü ve sağkalım süreleri açısından anlamlı sonuçlar ortaya koyduğunu bildirmektedir. Radyoembolizasyon ile kemoembolizasyon karşılaştırmalarında bazı olgu gruplarında hastanede kalış süresinin daha kısa olduğu, akut yan etkilerin daha hafif seyrettiği vurgulanmaktadır. Bununla birlikte her hastanın klinik yanıtı değişkenlik gösterebilmekte ve elde edilen sonuçlar tümör tipine, evresine, karaciğer rezervine ve daha önce uygulanan yaklaşımlara göre farklılaşabilmektedir. Bu nedenle uygulama sonuçlarının hasta özelinde değerlendirilmesi ve klinik takip verileriyle birlikte yorumlanması gerekmektedir.

Olası yan etkiler ve komplikasyonlar bağlamında en sık gözlenen tablo, işlem sonrası birkaç gün ile birkaç hafta arasında sürebilen bir sendromdur. Bu tabloda halsizlik, iştahsızlık, hafif ateş, bulantı ve sağ üst kadranda rahatsızlık hissi yer alabilmektedir. Belirtiler çoğu durumda semptomatik yaklaşımla yönetilir. Daha nadir görülen ancak dikkat gerektiren komplikasyonlar arasında radyasyon kaynaklı karaciğer hastalığı, safra yolu darlıkları, gastrointestinal ülserler, akciğer pnömonitisi ve radyasyona bağlı kolesistit sayılabilmektedir. Bu komplikasyonların büyük bir bölümü, uygulama öncesi damar haritalama, koruyucu embolizasyon ve doz hesaplama süreçlerinin özenle yürütülmesi ile en aza indirilebilmektedir. Deneyimli merkezlerde uygulamaların standart protokollere uygun biçimde gerçekleştirilmesi güvenlik profili açısından belirleyici görülmektedir.

Hasta seçim kriterleri, yöntemin uygun biçimde uygulanabilmesi açısından kritik önem taşımaktadır. Karaciğer fonksiyonlarının belirli bir eşiğin üzerinde olması, genel performans durumunun makul düzeyde bulunması, portal ven akımının değerlendirilmiş olması ve tümör yükünün karaciğerle sınırlı kalması gibi ölçütler göz önünde tutulmaktadır. Ekstrahepatik yaygın hastalığı bulunan olgularda uygulamanın katkısı, sistemik yaklaşımlarla birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır. Ciddi bilirübin yüksekliği, refrakter asit, ileri düzeyde bozulmuş koagülasyon parametreleri ve düzeltilemeyen hepatik yetmezlik bulguları uygulama önünde göreli ya da mutlak engeller oluşturabilmektedir. Gebelik ve emzirme dönemleri de radyasyon güvenliği gerekçesiyle uygulamanın uygun görülmediği koşullar arasında yer almaktadır.

Karaciğer nakli planlanan seçili hepatoselüler karsinom hastalarında itriyum-90 mikroküre uygulaması, bekleme sürecinde tümör kontrolünü sağlamak amacıyla köprüleme yaklaşımı olarak da değerlendirilebilmektedir. Buna ek olarak, sağ karaciğer lobuna yönelik yapılan işlemin ardından sol lobun kompansatuar biçimde büyüdüğü gözlemlenmiş, bu durum radyasyon lobektomisi kavramının literatüre kazandırılmasına neden olmuştur. Bu yaklaşım, ileride cerrahi rezeksiyon planlanan bazı hastalarda kalıcı fonksiyonel karaciğer hacminin artırılmasına katkı sağlayan bir strateji olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca segmental düzeyde uygulanan yüksek dozlu radyoembolizasyon, radyasyon segmentektomisi olarak tanımlanan ve seçilmiş küçük tümörlerde belirgin tümör kontrolü sağlayabilen bir alt yöntem olarak gelişmektedir.

Takip süreci, uygulamanın başarısının değerlendirilmesi açısından merkezi bir rol üstlenmektedir. İşlemden sonraki ilk aylarda periyodik görüntüleme incelemeleri ile tümör boyutu, kanlanma özellikleri ve karaciğer parankim değişiklikleri değerlendirilmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme, kontrastlı bilgisayarlı tomografi ve tümör belirteçlerinin izlenmesi yaygın olarak kullanılmaktadır. Yanıt değerlendirmesinde geleneksel boyut ölçümlerinin yanı sıra tümör içi kanlanmayı esas alan modifiye kriterlerin kullanılması önerilmektedir; çünkü radyoembolizasyon sonrasında tümör boyutundaki gerileme bazen aylar içinde belirginleşmekte, buna karşın tümör içi canlı doku kaybı görüntülemede daha erken saptanabilmektedir. Takibin multidisipliner ekip tarafından yürütülmesi, gerektiğinde ek yaklaşımların zamanında planlanmasına olanak tanımaktadır.

Nükleer tıp bölümü, girişimsel radyoloji, medikal onkoloji, genel cerrahi, gastroenteroloji ve radyasyon onkolojisi arasındaki eşgüdüm, itriyum-90 mikroküre uygulamasının bütüncül bir bakım sürecinin parçası olarak yürütülmesini olanaklı kılmaktadır. Hastanın yalnızca işlem gününe değil, işlem öncesi hazırlık, hasta bilgilendirme, izin süreci, uygulama sonrası takip ve gerektiğinde ek yaklaşımların planlanması gibi tüm aşamalara ilişkin ayrıntılı bir çerçevede desteklenmesi hedeflenmektedir. Bu bakış açısı, radyoembolizasyonun izole bir teknik olarak değil, karaciğer tümörlerine yönelik kapsamlı bir yönetim stratejisinin önemli bir bileşeni olarak konumlandırılmasını sağlamaktadır. Uygulamanın bilimsel ilkelere uygun biçimde, deneyimli ekipler tarafından, uygun altyapıya sahip merkezlerde ve kişiye özel biçimde planlanması, elde edilebilecek klinik faydanın en üst düzeye çıkarılmasında belirleyici bir unsur olarak öne çıkmaktadır.

Nükleer Tıp Our Doctors

We are by your side with our experienced specialist physicians in this field

Meet Our Specialist Physicians

Book an appointment now or call us for your health.

WhatsApp Online Appointment