Çocuk Hematoloji ve Onkoloji

Hemofilide Gen

Hemofili Gen Üzerine, erken tanınması durumunda izlem süreci daha rahat yürütülebilen bir hastalıktır. Bulgular ve değerlendirme adımları hakkında bilgi sahibi olun.

Hemofili, kanın pıhtılaşma sürecinde görev alan belirli proteinlerin yetersiz üretilmesi ya da işlevsel olarak eksik kalması nedeniyle ortaya çıkan kalıtsal bir kanama bozukluğudur. Hastalığın temelinde, pıhtılaşma faktörlerinin sentezini yöneten genlerdeki kalıtsal değişiklikler yer almaktadır. Hemofili A tablosunda Faktör VIII proteinini kodlayan F8 geninde, hemofili B tablosunda ise Faktör IX proteinini kodlayan F9 geninde meydana gelen mutasyonlar belirleyici rol oynamaktadır. Söz konusu genler X kromozomu üzerinde yer aldığından, hastalık X'e bağlı çekinik kalıtım modeli izlemektedir. Bu nedenle erkek bireylerde klinik tablo daha sık biçimde gözlemlenirken kadın bireyler çoğunlukla taşıyıcı konumunda değerlendirilmektedir.

Genetik temelin anlaşılması, hemofilide tanı, izlem ve aile danışmanlığı süreçlerinin sağlıklı yürütülebilmesi açısından önemli bir basamak oluşturmaktadır. F8 geni X kromozomunun uzun kolunda Xq28 bölgesinde konumlanmış olup yaklaşık 186 kilobaz uzunluğunda 26 ekzondan meydana gelmektedir. F9 geni ise yine X kromozomunun uzun kolunda Xq27.1 bölgesinde yerleşmiş, yaklaşık 33 kilobaz uzunluğunda 8 ekzonluk bir yapı sergilemektedir. Bu genlerin kodladığı proteinler, pıhtılaşma kaskadının iç yolağında kritik basamakları yürütmektedir. Genlerdeki herhangi bir yapısal değişiklik, protein üretiminin azalmasına ya da fonksiyonel bozukluk göstermesine yol açabilmektedir.

Hemofili A vakalarının yaklaşık yarısında, F8 geninin 22. intronunda gözlenen inversiyon mutasyonu belirlenmektedir. Bu büyük çaplı yapısal değişiklik, ağır klinik tablonun temel nedeni olarak kabul edilmektedir. Daha az oranda görülen 1. intron inversiyonu da benzer biçimde ağır fenotiple ilişkilendirilmektedir. Bunların yanı sıra nokta mutasyonları, küçük delesyonlar, insersiyonlar ve büyük gen delesyonları da hemofili A tablosunda saptanabilmektedir. Hemofili B vakalarında ise nokta mutasyonları daha sıklıkla bildirilmekte, yanlış anlamlı mutasyonlar geniş bir mutasyon çeşitliliği ortaya koymaktadır. F9 geninde tanımlanmış mutasyon sayısı binlerle ifade edilmekte ve veri tabanlarına düzenli olarak yeni varyantlar eklenmektedir.

Mutasyon tipi ile klinik şiddet arasında belirgin bir ilişki bulunduğu gösterilmiştir. Büyük yapısal değişiklikler, çerçeve kayması mutasyonları ve erken sonlanma kodonu oluşturan değişiklikler genellikle ağır fenotiple seyretmektedir. Bu hastalarda plazma faktör düzeyi yüzde birin altında ölçülmekte, kendiliğinden eklem içi ve kas içi kanamalar gözlenmektedir. Yanlış anlamlı mutasyonlar ise çoğu durumda orta veya hafif klinik tablo ile sonuçlanmaktadır. Hafif olgularda faktör düzeyi yüzde beş ile kırk arasında değişebilmekte, kanama atakları yalnızca cerrahi girişim ya da belirgin travma sonrasında belirgin h├óle gelebilmektedir. Bu nedenle genetik bulguların klinik veriler ile birlikte değerlendirilmesi önerilmektedir.

Kalıtım örüntüsünün doğru anlaşılması, ailelerin bilgilendirilmesinde belirleyici bir adım olarak öne çıkmaktadır. Hemofili taşıyıcısı bir kadının erkek çocuklarında hastalığın görülme olasılığı yüzde elli düzeyinde hesaplanmakta, kız çocuklarında ise yine yüzde elli oranında taşıyıcılık beklenmektedir. Hemofili tanısı almış bir erkek bireyin kız çocukları zorunlu taşıyıcı olarak doğmakta, erkek çocuklarına ise X kromozomu aktarılmadığından hastalık riski oluşmamaktadır. Bu kalıtım modeli, aile ağacının ayrıntılı çıkarılmasını ve genetik danışmanlığın titizlikle yürütülmesini gerekli kılmaktadır. Aile öyküsü bulunmayan olguların yaklaşık üçte birinde ise yeni ortaya çıkan, de novo nitelikteki mutasyonlar saptanmaktadır.

Kadın bireylerde taşıyıcılık her durumda asemptomatik olarak ilerlememektedir. Lyonizasyon olarak adlandırılan X kromozomu inaktivasyonu olgusu nedeniyle bazı taşıyıcı kadınlarda faktör düzeyleri belirgin biçimde düşük ölçülebilmektedir. Bu kişilerde menstrüel kanamaların uzun sürmesi, doğum sonrası kanama eğilimi ve cerrahi girişimler sırasında beklenmedik kanama atakları gözlenebilmektedir. Nadir olarak homozigot ya da bileşik heterozigot kadın olgular da bildirilmekte, bu durumlarda klinik tablo erkek hastalardakine benzer biçimde seyretmektedir. Turner sendromu gibi X kromozomu sayısal anomalileri eşlik ettiğinde de hemofili kadınlarda klinik olarak ortaya çıkabilmektedir.

Tanı sürecinde laboratuvar testleri ile genetik incelemeler bütünleyici biçimde kullanılmaktadır. Aktive parsiyel tromboplastin zamanının uzaması başlangıç değerlendirmesinde dikkat çekici bir bulgu olarak kabul edilmektedir. Faktör VIII ve Faktör IX aktivite düzeyleri ölçülerek hastalığın tipi ve şiddeti belirlenmektedir. Genetik analizler, klinik tanının kesinleştirilmesi ve ailedeki taşıyıcıların saptanması açısından değerli bilgiler sunmaktadır. Sanger dizileme, hedeflenen yeni nesil dizileme panelleri ve multipleks ligasyona bağlı prob amplifikasyonu yöntemi gibi çeşitli laboratuvar tekniklerinden yararlanılmaktadır. İnversiyon mutasyonlarının saptanması için ters PCR ya da uzun PCR yaklaşımları tercih edilmektedir.

Genetik danışmanlık hizmeti, hemofili tanısı bulunan ailelerin yönlendirilmesinde merkezi bir konum kazanmaktadır. Bu süreçte hastalığın kalıtım modeli, sonraki gebeliklerde tekrarlama olasılığı ve mevcut tanı seçenekleri ayrıntılı biçimde aktarılmaktadır. Taşıyıcı kadın adaylarının üreme öncesi dönemde bilgilendirilmesi, gebelik planlaması açısından bilinçli kararlar alınmasına olanak tanımaktadır. Genetik danışmanın aile bireylerini herhangi bir karar yönünde yönlendirmemesi, yalnızca bilimsel verileri tarafsız biçimde aktarması temel ilke olarak benimsenmektedir. Aile ağacı incelemesi sırasında ortaya çıkan psikososyal etkilerin de göz önünde bulundurulması önemlidir.

Doğum öncesi tanı yaklaşımları, ailelerin gebelik sürecinde başvurduğu önemli seçenekler arasında yer almaktadır. Koryon villus örneklemesi, gebeliğin onuncu ile on üçüncü haftaları arasında uygulanabilen bir yöntem olarak tanımlanmaktadır. Amniyosentez ise genellikle on altıncı haftadan sonra tercih edilmektedir. Her iki yöntemde elde edilen fetal hücrelerden DNA izolasyonu yapılarak ailede daha önce belirlenmiş mutasyonun varlığı araştırılmaktadır. Bağlantı analizi, doğrudan mutasyonun saptanamadığı durumlarda alternatif olarak uygulanmaktadır. Bu testler ile ilgili olası riskler ve kısıtlılıklar, karar süreci öncesinde aileye ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır.

Preimplantasyon genetik tanı, ileri üreme teknolojileri ile birleşen bir başka yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Tüp bebek uygulaması sürecinde elde edilen embriyolardan alınan tek bir hücre üzerinden genetik analiz gerçekleştirilmekte, etkilenmediği belirlenen embriyolar transfer için seçilmektedir. Bu yöntem, hemofili açısından risk taşıyan çiftlere doğum öncesi tanıya gerek kalmadan sağlıklı gebelik şansı sunmaktadır. Ancak yöntemin başarı oranı, etik boyutları ve ekonomik yük gibi unsurlar değerlendirilmekte, çiftlere kapsamlı bilgi sağlanmaktadır. Preimplantasyon yaklaşımı, ülkedeki yasal çerçeve ve etik kurul onayları doğrultusunda uygulanmaktadır.

Hemofilide gen seviyesindeki çalışmalar yalnızca tanı amacıyla sınırlı kalmamaktadır. Son yıllarda gen terapisi alanında yapılan araştırmalar klinik uygulamaya yansımaya başlamıştır. Adeno ilişkili virüs vektörleri aracılığıyla F8 ya da F9 geninin işlevsel kopyalarının karaciğer hücrelerine aktarılması üzerine yapılan çalışmalar, faktör düzeylerinde belirgin yükselme sağlamıştır. Tek doz uygulama ile elde edilen faktör üretiminin uzun süreli olarak korunabildiği bildirilmektedir. Avrupa İlaç Ajansı ve Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onay almış ürünler, belirli kriterleri karşılayan yetişkin hastalarda yaklaşımla yönetilen bir seçenek h├óline gelmiştir. Uzun dönem güvenlilik verileri toplanmaya devam etmektedir.

Gen terapisi süreçlerinde bağışıklık yanıtının yönetilmesi en kritik konulardan biri olarak değerlendirilmektedir. Vektöre karşı önceden oluşmuş nötralizan antikorların varlığı, tedavi yanıtını sınırlayabilmektedir. Uygulama sonrasında karaciğer enzimlerinde geçici yükselme gözlenebildiğinden, hastalar düzenli aralıklarla biyokimyasal parametreler açısından izlenmektedir. Çocukluk çağındaki güvenlilik verileri henüz sınırlı olduğundan, mevcut onaylı ürünlerin kullanımı erişkin yaş grubunda yoğunlaşmaktadır. Gen düzenleme tabanlı yeni yaklaşımlar arasında CRISPR Cas9 ve baz düzenleme teknolojileri ile yapılan preklinik çalışmalar dikkat çekmekte, hücresel düzeyde kalıcı düzeltme amacı gözetilmektedir.

Hemofili hastalarının yaklaşık üçte birinde, klasik faktör konsantresi uygulamaları sırasında inhibitör adı verilen nötralizan antikorlar gelişebilmektedir. Bu durumun ortaya çıkışında da genetik faktörlerin etkili olduğu gösterilmiştir. Ağır mutasyon tipleri, intron inversiyonları, büyük delesyonlar ve nonsens mutasyonlar inhibitör gelişimi açısından daha yüksek risk taşımaktadır. Bunun yanı sıra HLA tipleri ve immün yanıtla ilişkili gen polimorfizmleri de inhibitör riskini etkilemektedir. Bu nedenle hastaların genetik profilinin bilinmesi, izlem planının kişiselleştirilmesi açısından bilgilendirici bir rol üstlenmektedir. İnhibitör gelişimi durumunda bypass edici ajanlar ya da bağışıklık toleransı indüksiyonu gibi yaklaşımlar değerlendirilmektedir.

Çocuk hematoloji ve onkoloji kliniklerinde, hemofili tanısı almış çocukların izleminde multidisipliner bir bakış benimsenmektedir. Genetik incelemenin yanı sıra eklem değerlendirmesi, fizyoterapi planlaması, diş hekimliği yaklaşımları ve psikososyal destek hizmetleri bütüncül biçimde sunulmaktadır. Profilaktik faktör uygulamaları, hedeflenen aralıklarla planlanmakta, hastanın bireysel farmakokinetik profili değerlendirilerek dozaj ayarlanmaktadır. Genetik veriler, hem klinik yanıtın yorumlanması hem de aile içi taşıyıcı taramasının yönlendirilmesi açısından temel bir başvuru kaynağı oluşturmaktadır. Bu süreçte aile üyelerinin de tarama programına d├óhil edilmesi önerilmektedir.

Hemofilide gen düzeyindeki bilginin tüm bu kullanım alanları, hastalığın yönetiminde kişiye özgü yaklaşımların önemini ortaya koymaktadır. Genetik bulgular, tanıdan izleme, üreme planlamasından inhibitör riskinin öngörülmesine kadar geniş bir yelpazede yol gösterici olmaktadır. Bilimsel veriler birikmeye devam ettikçe, hemofili açısından risk taşıyan ailelere sunulan seçeneklerin de zenginleştiği görülmektedir. Hastalığın kalıtsal niteliği göz önünde bulundurularak, etkilenen bireylerin ve yakınlarının deneyimli merkezlerde, hematoloji uzmanı ve genetik danışman eşliğinde değerlendirilmesi önerilmektedir. Bu yaklaşım, hem mevcut tablonun en uygun biçimde yönetilmesine hem de sonraki kuşaklara ilişkin bilinçli kararlar alınmasına katkı sağlamaktadır.

Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Our Doctors

We are by your side with our experienced specialist physicians in this field

Meet Our Specialist Physicians

Book an appointment now or call us for your health.

WhatsApp Online Appointment