Kulak Burun Boğaz

Acoustic Neuroma Surgery (Translabyrinthine Approach)

What is acoustic neuroma (vestibular schwannoma) surgery and how is it performed? Learn about hearing-nerve tumor treatment via the translabyrinthine approach and recovery.

Akustik nörinom, tıbbi literatürde vestibüler schwannom olarak da tanımlanan, sekizinci kraniyal sinirin vestibüler dalını çevreleyen Schwann hücrelerinden köken alan iyi huylu bir tümördür. İç kulak yolu (internal akustik meatus) içerisinde başlayan bu lezyon, zamanla serebellopontin köşeye doğru büyüyerek işitme kaybı, kulak çınlaması, denge bozukluğu ve ilerlemiş vakalarda beyin sapı basısına yol açabilen ciddi bir klinik tablo oluşturur. Translabirentin yaklaşım ile gerçekleştirilen mikrocerrahi, tümörün tam olarak çıkarılmasında ve fasiyal sinirin korunmasında altın standart olarak kabul edilen tekniklerden biridir. Koru Hastanesi Kulak Burun Boğaz kliniğinde vestibüler schwannom cerrahisi, kulak burun boğaz uzmanları ile beyin cerrahlarının ortaklaşa yürüttüğü çok disiplinli bir ekip yaklaşımı ile planlanmakta; yüksek çözünürlüklü nörogörüntüleme, intraoperatif fasiyal sinir monitorizasyonu ve mikroskopik cerrahi olanakları bir arada değerlendirilmektedir. Akustik nörinom cerrahisi, tümör boyutu, hastanın işitme durumu, denge fonksiyonu, yaş ve genel sağlık koşulları ışığında bireyselleştirilen bir tedavi sürecidir. Bu bölümde translabirentin yaklaşımın teknik ayrıntıları, alternatif cerrahi yollarla karşılaştırılması, ameliyat öncesi görüntüleme ve elektrofizyolojik değerlendirme, olası komplikasyonlar ve postoperatif takip stratejileri ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır.

Akustik Nörinom (Vestibüler Schwannom) İç Kulak Kanalında Nasıl Gelişir?

Vestibüler schwannom, kohleovestibüler sinirin özellikle inferior veya superior vestibüler dalını saran miyelin kılıfın Schwann hücrelerinde meydana gelen kontrolsüz proliferasyon sonucu ortaya çıkar. Tümörün başlangıç noktası çoğunlukla iç kulak yolu içindeki Obersteiner-Redlich zonu olarak bilinen, santral miyelinden periferik miyeline geçişin gerçekleştiği bölgedir. Bu geçiş bölgesi anatomik olarak yaklaşık olarak porus akustikustan medial yönde birkaç milimetre içerideki mesafeye denk düşer ve schwannomların büyük çoğunluğu bu dar kanal içinde büyümeye başlar. Kanalın kemik yapıya sahip dar hacimli olması nedeniyle küçük boyutlu bir tümör bile çevredeki fasiyal sinir, koklear sinir ve labirenter arter üzerinde erken dönemde bası oluşturabilir.

Tümörün büyüme hızı hastalar arasında belirgin farklılık gösterir; bazı olgularda yıllık büyüme hızı bir milimetrenin altında kalırken, diğerlerinde iki-üç milimetreye ulaşabilir. Hücresel düzeyde Antoni A ve Antoni B alanlarının bir arada bulunduğu histopatolojik yapı, tümörün yumuşak ve sert kısımlarının farklı davranış göstermesine yol açar. Antoni A alanlarında hücreler sıkı biçimde paketlenmiş ve palisad şeklinde dizilmiş çekirdeklere sahiptir; Verocay cisimcikleri bu bölgede tipik olarak izlenir. Antoni B alanları ise daha gevşek, mikrokistik yapılar içerir ve büyümenin bu bölgelerde daha hızlı ilerlediği gözlemlenir. Bu histolojik heterojenite, cerrahi sırasında tümörün diseksiyon planının belirlenmesinde ve fasiyal sinir üzerindeki adezyonun tahmininde önem taşır.

Klinik olarak ilk semptom genellikle tek taraflı, yavaş ilerleyen sensörinöral işitme kaybıdır. Yüksek frekanslarda başlayan bu kayıp zamanla konuşma diskriminasyonunu bozar, hastalar telefon görüşmelerinde belirgin güçlük çekmeye başlar. Bunu tinnitus ve zaman zaman gerçek dönme hissi olmayan, sürekli süregelen bir dengesizlik izler. Tümör kanaldan sisternal bölgeye doğru genişledikçe trigeminal sinir irritasyonuna bağlı fasiyal parestezi, kornea refleksinin azalması ve ilerlemiş vakalarda beyin sapı ile serebellum basısına bağlı ataksi ortaya çıkar. Bu nedenle tek taraflı ilerleyici işitme kaybı ile başvuran her erişkin hastada iç kulak yolu ve serebellopontin köşe düzeyinde yüksek çözünürlüklü manyetik rezonans görüntüleme yapılması standart klinik yaklaşımdır.

Translabirentin Yaklaşım Retrosigmoid ve Middle Fossa Tekniklerinden Hangi Durumlarda Üstündür?

Vestibüler schwannom cerrahisinde üç ana yaklaşım tanımlanmıştır: translabirentin, retrosigmoid (suboksipital) ve orta fossa (middle fossa) yaklaşımları. Bu üç tekniğin her biri farklı anatomik pencereler kullanır ve farklı klinik senaryolarda avantaj sağlar. Translabirentin yaklaşım, mastoid kemik ve labirent yapıları üzerinden serebellopontin köşeye ulaşan, temporal kemik cerrahisinde uzman kulak burun boğaz hekimlerinin en aşina olduğu tekniktir. Bu yaklaşımda posterior semisirküler kanal, lateral semisirküler kanal ve superior semisirküler kanal sırasıyla açılarak vestibül ve iç kulak yolu ekspoze edilir. Böylece serebellum retraksiyonu neredeyse hiç gerektirilmeden fasiyal sinir ve tümör doğrudan görüş altına alınabilir.

Translabirentin yaklaşımın en belirgin üstünlüğü, işitmenin ameliyat öncesinde zaten ileri düzeyde kaybedilmiş olduğu hastalarda ortaya çıkar. Bu tekniğin işitmeyi koruma amacı taşımadığı, aksine cerrahi sırasında ameliyat tarafı işitmenin tamamen kaybedildiği hastaya net biçimde anlatılır. Serebellum ekartasyonuna gerek duyulmaması, postoperatif serebellar ödem ve baş ağrısı riskini belirgin ölçüde azaltır. Ayrıca fasiyal sinir, iç kulak yolunun fundusunda erken tespit edilerek proksimalde beyin sapı çıkışına kadar takip edilebilir; bu da özellikle büyük tümörlerde sinir korunma oranını artırır. Retrosigmoid yaklaşımda ise fasiyal sinir tümörün ön yüzünde kaldığından, sinirin cerrahi sırasında yerleşiminin öngörülmesi daha zordur.

Retrosigmoid yaklaşım, serebellum retraksiyonu ile serebellopontin köşeye ulaşan geniş açılı bir tekniktir ve orta-büyük boyutlu tümörlerde, işitmenin korunmaya çalışıldığı ve tümörün büyük kısmı iç kulak yolu dışında olan olgularda tercih edilir. Ancak iç kulak yolunun fundusuna doğru uzanan intrakanaliküler bileşenin tam olarak temizlenmesi bu yaklaşımda zordur; posterior semisirküler kanalın açılma riski işitmeyi tehdit edebilir. Orta fossa yaklaşımı ise küçük, tamamen intrakanaliküler tümörlerde ve işitmenin korunmasının hedeflendiği vakalarda uygulanır. Temporal lob retraksiyonu gerektiren bu teknikte fasiyal sinir üstte olduğundan yaralanma riski görece yüksektir. Translabirentin yaklaşım, işitmeyi feda etme kararının alındığı, tümör boyutunun herhangi bir kategoriyi kapsadığı ve fasiyal sinir korunmasının öncelik olduğu geniş bir hasta grubunda üstün seçenek olarak öne çıkar.

Ameliyat Sırasında Yüz Siniri Fonksiyonu İntraoperatif Monitorizasyon ile Nasıl Korunur?

Fasiyal sinirin (yedinci kraniyal sinir) anatomik ve fonksiyonel bütünlüğünün korunması, akustik nörinom cerrahisinin belki de en kritik hedefidir. Bu amaçla günümüzde uygulanan tüm çağdaş vestibüler schwannom cerrahilerinde intraoperatif fasiyal sinir monitorizasyonu standart hale gelmiştir. Elektromiyografik izleme sistemi ile orbikülaris okuli, orbikülaris oris, frontalis ve mentalis kaslarına yerleştirilen iğne elektrotlar aracılığıyla sinirin herhangi bir uyarımı anında sesli ve görsel geri bildirim olarak cerraha iletilir. Mekanik irritasyon, gerilme veya elektrokoter yakınlığı bu sistem tarafından tespit edilir ve cerrah daha yumuşak diseksiyon yapmaya yönlendirilir.

Cerrahi sırasında sinir bütünlüğünü değerlendirmenin bir diğer yöntemi doğrudan elektrik stimülasyonudur. Cerrah, tümör diseksiyonu sırasında şüpheli yapıları düşük akım şiddetlerinde stimüle ederek fasiyal sinir olup olmadığını doğrulayabilir. Genellikle 0,05 miliamperden başlayarak yapılan bu stimülasyon, sinirin korteks çıkış bölgesinden distale kadar takip edilmesine izin verir. Cerrahi sonunda beyin sapına yakın proksimal noktadan verilen stimülasyona alınan yanıt, postoperatif fasiyal fonksiyonun öngörülmesinde güvenilir bir parametredir; düşük eşik değerinde alınan güçlü yanıt, iyi fonksiyonel sonucun habercisidir.

Fasiyal sinirin korunmasında monitorizasyon kadar mikrocerrahi tekniğin de payı büyüktür. Tümörün fasiyal sinir üzerindeki adezyonu her hastada farklıdır; küçük tümörlerde sinir tümörün kapsülünden kolayca ayrılırken, büyük tümörlerde sinir ince bir şerit halinde tümör yüzeyine yayılmış olabilir. Bu durumda diseksiyon sinire paralel yönde, mikroskop altında keskin ve künt aletlerin dengeli kullanımı ile gerçekleştirilir. Damar koter kullanımı sinir yakınında minimuma indirilir; bunun yerine bipolar koter düşük güçte ve sürekli soğuk sulama altında tercih edilir. Postoperatif dönemde fasiyal fonksiyon House-Brackmann sınıflaması ile derecelendirilir ve altı ay ile bir yıllık takip süresince sinirin gerçek iyileşme kapasitesi belirlenir.

Translabirentin Yolla Girildiğinde Ameliyat Tarafı İşitme Neden Tamamen Kaybedilir?

Translabirentin yaklaşımın anatomik özü, adından da anlaşılacağı üzere labirent yapılarının cerrahi olarak açılmasına ve fedasına dayanır. Semisirküler kanallar ve vestibül, işitme ve dengeden sorumlu iç kulağın kemik odacığını oluşturan yapılardır. Bu kanallar açıldığında endolenf ve perilenf sıvılarının bütünlüğü bozulur, kohleaya giden akustik enerji iletim yolu kesin biçimde yıkılır. Bunun yanı sıra, iç kulak yolu içinde ilerlerken koklear sinir de anatomik olarak translabirentin yaklaşımın diseksiyon hattı üzerinde kalır ve sıklıkla kesilir. Bu iki mekanizma birlikte, ameliyat tarafı işitmenin geri dönüşsüz biçimde kaybedilmesine yol açar.

Bu bilgi ışığında translabirentin yaklaşım, sadece ameliyat öncesinde işitmenin kullanılabilir düzeyin altında olduğu hastalarda tercih edilir. Kullanılabilir işitme genellikle American Academy of Otolaryngology-Head and Neck Surgery kriterlerine göre saf ses ortalaması 50 desibelin altında ve konuşmayı ayırt etme skoru yüzde 50'nin üzerinde olarak tanımlanır. Bu eşiğin altında kalan hastalarda mevcut işitme zaten pratik yararı sınırlı düzeydedir ve translabirentin yaklaşımın sunduğu güvenli cerrahi koridor ile karşılaştırıldığında feda edilmesi kabul edilebilir bir tercihtir. Ancak kullanılabilir işitmesi olan hastalarda öncelikle işitme koruyucu yaklaşımlar olan retrosigmoid veya orta fossa teknikleri değerlendirilir.

Ameliyat sonrasında tek taraflı sağırlık, hastanın günlük yaşamında ses lokalizasyonunda güçlük, gürültülü ortamlarda konuşmayı anlamada azalma ve yönlü işitme kaybı gibi sorunlara yol açar. Bu durumun rehabilitasyonu için CROS (Contralateral Routing of Signal) işitme cihazları, kemik ankrajlı işitme cihazları (BAHA) ve seçilmiş vakalarda koklear implantasyon gibi seçenekler değerlendirilebilir. Koklear implant seçeneği, koklear sinirin anatomik bütünlüğünün korunabildiği nadir olgularda düşünülebilir. Hasta ameliyat öncesinde bu kalıcı sağırlık gerçeği hakkında ayrıntılı bilgilendirilir ve bilinçli onam alınır.

Cerrahi Öncesi MR Görüntülemede Tümör Boyutu ve Koos Sınıfı Karar Verirken Neden Önemlidir?

Vestibüler schwannom şüphesi bulunan hastalarda tanının doğrulanması ve tedavi kararının verilmesinde en değerli görüntüleme yöntemi manyetik rezonans görüntülemedir. Yüksek çözünürlüklü, ince kesitli iç kulak yolu protokolü ile alınan T2 ağırlıklı CISS (Constructive Interference in Steady State) veya FIESTA sekansları, bir milimetreden küçük tümörleri bile yakalayabilir. Kontrastlı T1 sekanslar tümörün gerçek boyutunu, kistik komponentlerini ve komşu yapılarla ilişkisini net biçimde ortaya koyar. Ayrıca beyin sapı basısı, dördüncü ventrikül deviasyonu ve hidrosefali gibi ikincil bulgular değerlendirilir.

Tedavi stratejisinin belirlenmesinde en yaygın kullanılan sınıflamalardan biri Koos evrelemesidir. Koos evre 1, tümörün tamamen iç kulak yolu içinde sınırlı olduğu, serebellopontin köşeye taşmadığı intrakanaliküler formu tanımlar; bu evrede tümör genellikle bir santimetrenin altındadır ve semptomlar hafiftir. Koos evre 2, tümörün porustan çıkıp serebellopontin sisternaya uzandığı ancak beyin sapına ulaşmadığı formdur; boyut bir ile iki santimetre arasında değişir. Koos evre 3, tümörün beyin sapına temas ettiği ancak bası oluşturmadığı, boyutun iki-üç santimetre arasında olduğu evredir. Koos evre 4 ise tümörün beyin sapını belirgin biçimde ittiği, dördüncü ventrikülü deviye ettiği ve boyutun genellikle üç santimetreyi aştığı ileri evredir.

Bu evreleme cerrahi kararın verilmesinde belirleyici rol oynar. Koos evre 1 ve seçilmiş küçük evre 2 tümörlerde stereotaktik radyocerrahi güvenli bir seçenektir; hastanın yaşı ileri, cerrahi riski yüksek veya tümörün büyüme hızı düşük ise gözlem (watch and wait) stratejisi de düşünülebilir. Koos evre 3 ve evre 4 tümörlerde mikrocerrahi rezeksiyon önerilir, çünkü bu boyutlardaki tümörlerde radyocerrahi sonrası ödem ve nekroz beyin sapı basısını artırabilir. Ayrıca büyük tümörlerde hidrosefali riski yüksektir ve dekompresyon acil olabilir. MR görüntülemede kistik komponent varlığı da önemli bir bulgudur; kistik tümörler radyocerrahiye daha az yanıt verir ve mikrocerrahi ile çıkarılması tercih edilir.

Küçük Tümörlerde Gama Knife Radyocerrahi Yerine Neden Mikrocerrahi Tercih Edilir?

Stereotaktik radyocerrahi, özellikle Gama Knife ve LINAC tabanlı sistemler ile küçük ve orta boyutlu vestibüler schwannomlarda etkili bir tedavi seçeneği olarak kabul görmektedir. Bu yöntem, yüksek doz iyonizan radyasyonu tek seansta ya da fraksiyonlu biçimde tümör hacmine odaklayarak Schwann hücrelerinde vasküler oklüzyon ve DNA hasarı oluşturur. Uzun dönem tümör kontrol oranları yüzde 90'ın üzerinde bildirilmekle birlikte, radyocerrahinin tümörü kesin olarak ortadan kaldırmadığı, sadece büyümesini durdurmayı hedeflediği unutulmamalıdır. Bu nedenle bazı hasta gruplarında mikrocerrahi rezeksiyon halen tercih edilen tedavi yöntemidir.

Genç hastalarda, özellikle kırk yaşın altındakilerde uzun dönem yaşam beklentisi uzun olduğundan, radyasyona bağlı geç dönem yan etkiler önemli bir endişe kaynağıdır. Radyasyona bağlı sekonder maligniteler nadir olsa da bildirilmiş vakalar mevcuttur; malign transformasyon riski her ne kadar düşük olsa da bilinmesi gereken bir sonuçtur. Ayrıca radyasyon sonrası oluşabilecek fasiyal sinir nöropatisi, trigeminal disestezi ve işitmenin geç dönemde kaybedilmesi de değerlendirilmelidir. Kalıcı işitme koruma oranı radyocerrahi sonrasında zaman içinde düşer; beş yılda yüzde 60 civarında olan koruma oranı on yılda yüzde 40'lara inebilir.

Semptomatik tümörlerde, özellikle vertigo ataklarının belirgin olduğu veya trigeminal irritasyona bağlı yüz uyuşukluğu bulunan olgularda mikrocerrahi hem tümörü ortadan kaldırır hem de bası semptomlarını hızla giderir. Kistik yapıdaki tümörlerde radyocerrahi yanıtı zayıftır ve kistin genişleyebileceği bilinmektedir; bu vakalarda cerrahi rezeksiyon zorunlu olabilir. Ayrıca tanının histopatolojik olarak kesinleştirilmesi bazı vakalarda önem taşır; nadir görülen malign tümörler veya farklı serebellopontin köşe lezyonları radyocerrahi yerine cerrahi ile tanı almalıdır. Sonuç olarak radyocerrahi ile mikrocerrahi arasındaki tercih, tümörün boyutu, yapısı, hastanın yaşı ve komorbiditeleri, işitme durumu ve hasta tercihi ışığında bireyselleştirilmelidir.

Ameliyat Sonrası Denge Bozukluğu ve Vertigo Ne Kadar Sürede Kompanse Edilir?

Vestibüler schwannom cerrahisi sonrasında hastaların büyük çoğunluğu erken postoperatif dönemde denge bozukluğu ve dönme hissi tarif eder. Bu durum, cerrahi sırasında vestibüler sinirin kesilmesi ile ameliyat tarafı vestibüler girdinin tamamen kaybedilmesinden kaynaklanır. Beyin, iki taraflı vestibüler sistemin dengeli sinyalleri ile uzaysal oryantasyonu sağlar; bir taraftan gelen girdinin aniden kesilmesi santral vestibüler sistemde asimetriye ve dolayısıyla vertigoya yol açar. Ancak insan beyni bu asimetriyi zaman içinde tolere etme yeteneğine sahiptir; bu sürece santral vestibüler kompanzasyon adı verilir.

Kompanzasyon süreci hasta bazında değişkenlik göstermekle birlikte genel olarak üç ile altı ay içinde belirgin ölçüde ilerler ve altı ay ile bir yıl arasında büyük ölçüde tamamlanır. Bu sürecin hızlanmasında vestibüler rehabilitasyon terapisi belirleyici rol oynar. Ameliyat sonrası ilk günlerden itibaren gaze stabilization, habituasyon ve dengeyi geliştirici egzersizlerden oluşan bir program başlatılır. Bakış sabitleme egzersizleri vestibülooküler refleksin yeniden kalibrasyonunu sağlar; başın hızlı hareketleri sırasında hedefe odaklanma yeteneği egzersizlerle geliştirilir. Habituasyon egzersizleri semptom oluşturan hareketlerin tekrarı ile beynin bu hareketlere alışmasını sağlar.

Bazı hasta gruplarında kompanzasyon süreci daha uzun sürebilir. İleri yaş, mevcut nörolojik komorbiditeler, görsel bozukluklar, propriyoseptif eksiklikler ve önceki denge sorunları kompanzasyonu geciktiren faktörlerdir. Bu hastalarda özel olarak yapılandırılmış vestibüler rehabilitasyon programları uygulanır. Yaşlı hastalarda düşme riski özellikle ilk üç ay boyunca artmış olabilir; bu nedenle ev güvenliği önlemleri, gerekirse yürüme yardımcıları ve fizyoterapist eşliğinde egzersizler önerilir. Zaman içinde hastaların büyük çoğunluğu sürekli denge sorunu yaşamadan günlük yaşamlarına döner; ancak ani baş hareketleri, karanlık ortamlar veya düz olmayan zeminler kalıcı hafif dengesizlik hissine yol açabilir.

Beyin Omurilik Sıvısı Kaçağı Riski Kulak Arkası Yağ Grefti ile Nasıl Azaltılır?

Beyin omurilik sıvısı (BOS) kaçağı, translabirentin yaklaşımın bilinen ve titizlikle önlenmesi gereken komplikasyonlarından biridir. Kaçak, açılan mastoid kavite ile subaraknoid mesafe arasındaki iletişimin cerrahi sonrasında yeterince kapatılamaması durumunda ortaya çıkar. Sıvı, östaki tüpü yoluyla nazofarinkse ulaşabileceği gibi cilt insizyonundan da sızabilir. BOS kaçağının menenjit riski taşıması ve tedavisiz kaldığında ciddi sorunlara yol açması nedeniyle önlenmesi cerrahinin en dikkatli aşamalarından birini oluşturur.

Kaçağın önlenmesinde altın standart yaklaşım, cerrahi sonunda mastoid kavitenin yeterli ve çok katmanlı biçimde obliterasyonudur. Bu obliterasyonda tercih edilen materyal, hastanın kendi karın duvarından veya kulak arkası bölgeden alınan otolog yağ dokusudur. Yağ dokusu antijenik reaksiyon oluşturmaması, biyouyumluluğu ve şekil alabilme özelliği nedeniyle idealdir. Kulak arkası bölgeden alınan yağ, aynı cerrahi sahada olması nedeniyle ek insizyon gerektirmez; ancak yeterli hacim gerektiğinde karın yağı tercih edilir. Yağ, uzun şeritler halinde hazırlanır ve iç kulak yolunun defekti ile mastoid antrum, östaki tüpü açıklığı ve tüm mastoid kavite dikkatlice doldurulacak biçimde yerleştirilir.

Bunun yanı sıra östaki tüpünün ağzının müsküler flep veya kemik parçaları ile ayrıca kapatılması, kaçağın nazofarinkse ilerlemesini engeller. Fasiya lata veya temporal fasiya kullanılarak dura defektinin primer olarak onarılması, fibrin yapıştırıcılar ile yağın stabilize edilmesi ve kemik tozu ile kavitenin bütünlüğünün sağlanması ek koruyucu önlemlerdir. Cilt katmanları su geçirmez biçimde çok tabakalı olarak kapatılır. Postoperatif dönemde başın yükseltilmiş pozisyonda tutulması, Valsalva manevrasından kaçınılması ve gerekirse geçici lomber drenaj ile intrakraniyal basıncın düşürülmesi de risk azaltıcı önlemler arasındadır. Tüm bu önlemlere karşın gelişen kaçak vakalarında konservatif tedavi başarısız olursa cerrahi revizyon zorunlu olabilir.

Fasiyal Sinir Zedelenirse Hipoglossofasiyal Anastomoz Ne Zaman Uygulanır?

Cerrahi sırasında maksimum özene karşın büyük tümörlerde veya sinirin tümör yüzeyine yayıldığı olgularda fasiyal sinir bütünlüğünün korunamadığı durumlar yaşanabilir. Sinirin anatomik olarak kesildiği ya da fonksiyonel iletim kaybının kalıcı olduğu vakalarda, yüz kaslarının denervasyonunu önlemek ve motor fonksiyonu yeniden kazandırmak amacıyla sinir reanimasyon prosedürleri uygulanır. Bu prosedürlerin en klasik ve sonuçları en iyi belgelenmiş olanı hipoglossofasiyal anastomozdur.

Hipoglossofasiyal anastomozda dilin hareketini sağlayan on ikinci kraniyal sinir olan hipoglossal sinirin bir kısmı veya tamamı, kesilmiş fasiyal sinirin distal ucuna doğrudan veya sinir grefti ile birleştirilir. Klasik teknikte hipoglossal sinir tamamen kesilerek distal fasiyal sinire anastomoz edilir; ancak bu, dilin ipsilateral atrofisine ve konuşma ve yutma güçlüğüne yol açabilir. Bu nedenle çağdaş uygulamalarda hipoglossal sinirin sadece bir kısmının kullanıldığı split-hipoglossofasiyal anastomoz veya sinire jump graft ile ulaşan side-to-end anastomoz teknikleri tercih edilir. Bu modifikasyonlar dilin fonksiyonunu büyük ölçüde korurken yüz kaslarına yeterli motor girdi sağlar.

Bu prosedürün zamanlaması sonuç üzerinde belirleyicidir. Fasiyal sinir yaralanmasından sonra ne kadar erken müdahale edilirse yüz kaslarındaki atrofi o kadar azalır ve fonksiyonel iyileşme o kadar iyi olur. İdeal olarak yaralanmadan sonra ilk altı ay içinde, en geç bir yıl içinde reanimasyon planlanmalıdır. Bu süreyi aşan olgularda kas atrofisi ilerlemiş ve motor plaklar yeniden inerve edilse bile fonksiyonel iyileşme sınırlı kalabilir. Bu tür ileri vakalarda hipoglossofasiyal anastomoz yerine gracilis kas transferi gibi serbest kas nakli teknikleri değerlendirilir. Ameliyat sonrasında yoğun fizyoterapi, elektrik stimülasyonu ve ayna terapisi gibi yaklaşımlar iyileşmeyi hızlandırır. Fasiyal sinirin sadece anatomik bütünlüğü korunmuş ancak fonksiyonel iyileşme geciken vakalarda ise altı ile on iki ay beklenip House-Brackmann evresi izlenerek reanimasyon kararı verilir.

Trigeminal Nevralji ve Yüz Uyuşukluğu Büyük Tümörlerde Ameliyat Sonrası Düzelir mi?

Vestibüler schwannomun büyük boyuta ulaştığı olgularda, serebellopontin köşede yer alan komşu kraniyal sinirlerin de basıya maruz kalması kaçınılmaz olur. Bu sinirlerin başında beşinci kraniyal sinir yani trigeminal sinir gelir. Trigeminal sinir üzerine bası özellikle Koos evre 3 ve evre 4 tümörlerde belirgin biçimde ortaya çıkar; hastalar tek taraflı yüz uyuşukluğu, karıncalanma, kornea refleksinin azalması ve ilerlemiş vakalarda trigeminal nevraljiye benzer keskin ağrı atakları tarif ederler. Ameliyat öncesinde bu semptomların varlığı, tümörün cerrahi ile çıkarılmasının ne kadar acil olduğunu gösteren önemli göstergelerdir.

Ameliyat sonrasında trigeminal semptomların büyük çoğunluğu düzelme eğilimi gösterir. Tümör tarafından yaratılan mekanik bası ortadan kalktığında sinirin fonksiyonu zaman içinde geri kazanılır. Yüz uyuşukluğunun düzelmesi genellikle üç ile altı ay içinde belirginleşir, tam iyileşme bazen bir yılı bulabilir. Ancak uzun süreli ve şiddetli basıya maruz kalmış sinirlerde iyileşme sınırlı olabilir ve kalıcı hipoestezi kalabilir. Bu durum özellikle kornea refleksinin uzun süredir azaldığı vakalarda önemlidir, çünkü kornea duyarlılığının azalması nörotrofik keratopati riskini artırır ve gözün korunması için ek önlemler gerekebilir.

Trigeminal nevralji tipi ağrı atakları da tümör basısının ortadan kalkması ile büyük ölçüde düzelir. Bu ağrı, sinirin tümör tarafından demiyelinizasyonuna ve efaptik iletim oluşumuna bağlıdır; bası kalktığında zaman içinde miyelin bütünlüğü kısmen yeniden sağlanır ve ağrı atakları azalır. Ameliyat sonrasında hastalar karbamazepin, gabapentin veya pregabalin gibi ilaçların dozunu düşürebilir ve büyük çoğunluğunda ilaç tamamen kesilebilir. Ancak bazı hastalarda ağrı kalıcı olabilir veya nadiren ameliyat sonrasında yeni gelişebilir; bu vakalarda mikrovasküler dekompresyon veya perkütan yöntemler değerlendirilebilir. Cerrahi sırasında trigeminal sinire dikkat edilmesi ve sinirin çevresindeki araknoid membranın nazikçe diseke edilmesi, iyileşmenin kalitesini etkileyen önemli teknik ayrıntılardır.

Cerrahi Öncesi Karşı Kulak İşitme Fonksiyonu Neden Ayrıntılı Değerlendirilir?

Translabirentin yaklaşım sonrasında ameliyat tarafı işitmenin tamamen kaybedileceği kesindir. Bu nedenle karşı taraf yani sağlam kulağın işitme fonksiyonunun ayrıntılı olarak değerlendirilmesi cerrahi kararın verilmesinde belirleyicidir. Karşı kulakta önceden var olan bir işitme bozukluğu ya da progressif nitelikte bir işitme kaybının belirtileri, ameliyat sonrasında hastanın iki taraflı işitme kaybı ile karşılaşma riski taşıdığı anlamına gelir. Bu durum cerrahi endikasyonun ve zamanlamanın yeniden gözden geçirilmesini gerektirir.

Karşı taraf işitme değerlendirmesi saf ses odyometrisi, konuşma odyometrisi, timpanometri ve stapes refleks testleri ile başlar. Konuşma diskriminasyon skoru, konuşmayı ayırt etme yeteneğini ortaya koyar ve gerçek yaşam işitme kalitesinin göstergesidir. Ayrıca uyarılmış işitsel beyin sapı yanıtları (ABR) yolun santral bileşenini değerlendirir. Yüksek çözünürlüklü MR görüntüleme, karşı iç kulak yolunda da vestibüler schwannom varlığını ekarte etmek amacıyla mutlaka her iki taraf birlikte incelenir. Bu değerlendirme özellikle nörofibromatozis tip 2 şüphesi taşıyan olgularda kritik önemdedir; iki taraflı vestibüler schwannom bu hastalığın tanımlayıcı bulgusudur.

Karşı taraf işitmesi iyi olan hastalarda translabirentin yaklaşım güvenle uygulanabilir; tek taraflı sağırlık günlük yaşamı belirli ölçüde etkilese de hasta işitme cihazları ve rehabilitasyon ile uyum sağlar. Ancak karşı tarafta önemli bir işitme bozukluğu varsa, işitmeyi korumaya çalışan retrosigmoid veya orta fossa yaklaşımı gündeme gelebilir; radyocerrahi de değerlendirilir. Nörofibromatozis tip 2 tanısı alan olgularda strateji tamamen farklı bir boyut kazanır; iki taraflı işitme kaybı olasılığı göz önüne alınarak koklear implant veya beyin sapı implantı seçenekleri erken dönemden itibaren planlanır. Bu nedenle karşı kulak değerlendirmesi, tüm cerrahi kararın temel taşlarından birini oluşturur.

Ameliyat Sonrası Tinnitus (Kulak Çınlaması) Devam Eder mi?

Tinnitus, vestibüler schwannomun ameliyat öncesinde en sık karşılaşılan semptomlarından biridir ve hastaların büyük çoğunluğunda tek taraflı, süregen, yüksek frekanslı bir çınlama biçiminde tarif edilir. Bu ses, tümörün koklear sinir üzerindeki basısı ve iç kulaktaki mikrovasküler bozukluklar sonucu ortaya çıkar. Ameliyat sonrasında tinnitusun akıbetine ilişkin hastalar sıklıkla soru sorarlar; ancak yanıt beklenilenin aksine karmaşıktır ve her hastada aynı sonuca ulaşılmaz.

Translabirentin yaklaşım sonrasında koklear sinirin kesilmesi ile birlikte periferik işitsel girdi ortadan kalkar; ancak bu durum tinnitusun tamamen kaybolacağı anlamına gelmez. Aksine bazı hastalarda tinnitus ameliyat sonrasında değişmeden devam eder, hatta bir kısmında şiddetlenebilir. Bunun nedeni tinnitusun sadece periferik değil, aynı zamanda santral bir olgu olmasıdır. Uzun süreli periferik uyarılmanın santral işitsel yollarda yol açtığı plastik değişiklikler, periferik girdi kaybolduktan sonra da tinnitus algısının sürmesine neden olur. Bir tür fantom işitme fenomeni olarak da tarif edilebilecek bu durum, ampute uzuv sendromuna benzer bir mekanizmaya işaret eder.

Hastaların yaklaşık olarak yarısında ameliyat sonrasında tinnitus şiddetinde azalma veya kaybolma bildirilir; diğer yarısında ise semptom devam eder ya da paradoksal olarak artabilir. Ameliyat sonrasında tinnitusun daha rahatsız edici hale geldiği hastalarda tinnitus retraining terapisi, bilişsel davranışçı terapi, ses terapisi ve gerekirse tinnitus maskeleme cihazları önerilir. Ayrıca stres, yorgunluk ve uykusuzluk gibi tinnitusu tetikleyen faktörlerin kontrolü önemlidir. Hasta ameliyat öncesinde tinnitusun ameliyat sonrasında düzelmeyebileceği ve hatta bazen kötüleşebileceği konusunda bilgilendirilmelidir; bu, gerçekçi beklenti oluşturulması açısından zorunludur.

Nörofibromatozis Tip 2 Hastalarında Bilateral Tümörlerde Cerrahi Stratejisi Nasıl Belirlenir?

Nörofibromatozis tip 2 (NF2), yirmi ikinci kromozomun uzun kolunda yer alan NF2 geninin mutasyonu sonucu ortaya çıkan otozomal dominant kalıtımlı bir hastalıktır. Bu genin ürünü olan merlin proteininin fonksiyon kaybı, Schwann hücrelerinin kontrolsüz proliferasyonuna yol açar ve karakteristik olarak iki taraflı vestibüler schwannom oluşumu ile kendini gösterir. NF2 hastalarında ayrıca meningiom, ependimom, spinal schwannomlar ve subkapsüler lens opasiteleri görülebilir. Hastalık genellikle genç erişkin dönemde tanı alır ve iki taraflı işitme kaybı ile birlikte kompleks bir tedavi süreci gerektirir.

NF2 hastalarında cerrahi stratejisi tekil vestibüler schwannoma göre belirgin biçimde farklıdır. Ana hedef, tümörün tam çıkarılması değil, işlevin korunmasıdır. Özellikle işitmenin ve fasiyal fonksiyonun mümkün olduğunca uzun süre korunması amaçlanır. Bu nedenle NF2 hastalarında radikal rezeksiyon yerine plandışı tümör kalıntısı bırakarak fasiyal sinirin korunduğu subtotal rezeksiyon veya sadece küçültme ameliyatları tercih edilebilir. Bir tarafta tümör hızla büyürken diğerinde stabil kalabilir; bu asenkron davranış tedavi planlamasında dikkate alınır. Genellikle daha hızlı büyüyen veya semptomatik olan taraf öncelikle ele alınır.

NF2 hastalarında beyin sapı işitsel implantı (auditory brainstem implant, ABI) önemli bir rehabilitasyon seçeneğidir. Koklear sinirin bütünlüğünü koruma şansı bulunmayan hastalarda ABI, dördüncü ventrikülün lateral resesindeki koklear çekirdek bölgesine elektrot yerleştirerek işitsel yolu doğrudan uyarır. Ameliyat sırasında tümörün rezeksiyonu tamamlandıktan sonra ABI yerleştirmesi aynı seansta yapılabilir. Bu sayede hasta ameliyat sonrasında en azından çevresel sesleri algılayabilir; konuşma anlama düzeyi sınırlı olsa da yaşam kalitesine belirgin katkı sağlar. Ayrıca genetik danışmanlık, birinci derece akrabaların taranması ve düzenli MR takibi NF2 yönetiminin ayrılmaz parçalarıdır. Son yıllarda bevacizumab gibi antianjiyojenik ajanların NF2 vestibüler schwannomlarında tümör büyümesini yavaşlatabileceği gösterilmiştir; seçilmiş hastalarda ilaç tedavisi cerrahi ile birlikte uygulanabilir.

Rezidü Tümör Kalırsa Postoperatif Radyocerrahi ile Takip Nasıl Planlanır?

Vestibüler schwannomların özellikle büyük olanlarında ya da fasiyal sinire güçlü yapışık formlarında, sinirin bütünlüğünü koruma amacıyla planlı olarak tümörün küçük bir bölümü yerinde bırakılabilir. Bu durum planlı subtotal veya near-total rezeksiyon olarak adlandırılır ve amaç fonksiyonel sonucu iyileştirmektir. Ameliyat sonrasında geride kalan rezidü tümörün davranışı takip edilir; büyük bir kısmı stabil kalır veya çok yavaş büyür, ancak bir bölümü zaman içinde reaktivite gösterebilir. Bu nedenle bu hastalarda düzenli görüntüleme takibi ve gerektiğinde adjuvan radyocerrahi planlaması standart hale gelmiştir.

Postoperatif takipte ilk MR görüntüleme genellikle ameliyattan üç ile altı ay sonra yapılır; bu ilk görüntüleme, rezidü tümörün boyutunu ve yerini belirleyen referans olarak kullanılır. Sonraki takipler bir yıl aralarla, ardından iki yıl aralarla düzenlenir. Bu takipler sırasında rezidü tümörün büyüme gösterip göstermediği değerlendirilir. Yıllık büyüme hızı iki milimetreyi aşarsa ya da tümör hacminde belirgin artış saptanırsa stereotaktik radyocerrahi gündeme gelir. Gama Knife, CyberKnife veya LINAC tabanlı sistemler ile uygulanan bu tedavi genellikle tek seansta gerçekleştirilir; tümör hacmine göre 12-13 gray civarında marjinal doz verilir.

Radyocerrahi sonrasında hastalar altı ay ve bir yıl aralarla MR ile izlenir. Erken dönemde tümör hacminde geçici bir artış (pseudoprogresyon) izlenebilir; bu durum radyasyon etkisi ile ödem ve nekroza bağlıdır ve tümörün gerçek büyümesi ile karıştırılmamalıdır. Zamanla tümör hacmi stabilize olur veya küçülür. Uzun dönem tümör kontrol oranları yüzde 90'ın üzerindedir. Ancak nadiren radyocerrahiye yanıt vermeyen ya da yeniden büyümeye başlayan tümörlerde yeniden mikrocerrahi rezeksiyon gerekli olabilir. Fasiyal sinir fonksiyonu radyocerrahi sonrasında büyük çoğunlukla korunur; küçük bir hasta grubunda geç dönem fasiyal parezi izlenebilir. Rezidü tümörü olan hastalarda hem cerrahi ekibinin hem de radyasyon onkolojisinin birlikte planladığı çok disiplinli bir izlem programı sürdürülür.

Akustik nörinom cerrahisi, kulak burun boğaz, beyin cerrahisi, nöroradyoloji, odyoloji ve fizyoterapi ekiplerinin ortaklaşa yürüttüğü karmaşık ve titizlik gerektiren bir süreçtir. Translabirentin yaklaşım, ameliyat tarafında işitmenin zaten büyük ölçüde kaybedilmiş olduğu hastalarda özellikle avantajlı bir seçenektir; fasiyal sinirin erken tanımlanması, serebellum retraksiyonunun minimize edilmesi ve tümör kontrolünün en üst düzeyde sağlanması bu tekniğin temel üstünlükleridir. Ancak her cerrahi karar hastanın tümör boyutu, Koos evresi, işitme durumu, yaşı, komorbiditeleri ve tercihleri ışığında bireyselleştirilmelidir. Radyocerrahi, gözlem stratejisi ve mikrocerrahi arasındaki tercihte çok disiplinli değerlendirme belirleyicidir. Koru Hastanesi Kulak Burun Boğaz kliniği, ileri görüntüleme, intraoperatif elektrofizyolojik izleme, deneyimli cerrahi ekipler ve postoperatif rehabilitasyon olanakları ile akustik nörinom hastalarının tanı ve tedavisinde bütüncül bir yaklaşım sunar.

Bu bölümde sunulan bilgiler eğitim ve genel bilgilendirme amaçlıdır; hastalığın tanı ve tedavi sürecinde hekim değerlendirmesinin yerini tutmaz. Vestibüler schwannom tanısı almış ya da işitme kaybı, tinnitus, denge bozukluğu, yüz uyuşukluğu veya fasiyal güçsüzlük gibi belirtiler yaşayan hastaların mutlaka kulak burun boğaz ve nöroşirürji uzmanlarına başvurması gerekmektedir. Her hastanın klinik tablosu farklıdır ve tedavi kararları yalnızca ayrıntılı öykü, muayene, görüntüleme ve elektrofizyolojik değerlendirme sonrasında bireye özgü olarak alınabilir. Yazılı ya da dijital kaynaklardan edinilen bilgiler ne kadar ayrıntılı olursa olsun, hekime başvurmadan öz tanı koymak ya da tedavi kararı vermek uygun değildir; belirtilerin ilerlemesini önlemek ve komplikasyon riskini azaltmak için erken hekim değerlendirmesi büyük önem taşır.

Meet Our Specialist Physicians

Book an appointment now or call us for your health.

WhatsApp Online Appointment