Genel Cerrahi

Totale mesorektale Exzision (TME)

Was ist die totale mesorektale Exzision (TME), für wen ist sie geeignet und wie wird sie durchgeführt? Erfahren Sie mehr über die Standardmethode in der Rektumkrebschirurgie.

Total mezorektal eksizyon, yani Total Mesorectal Excision (TME), rektum kanseri cerrahisinde 1982 yılında Bill Heald tarafından Basingstoke Hastanesinde tanımlanmış ve modern kolorektal cerrahinin en önemli paradigma değişimini yaratmış bir onkolojik cerrahi prensiptir. Bu prensip, rektumun kendisiyle birlikte onu embriyolojik olarak saran, damarsal ve lenfatik yapıları içeren mezorektum adı verilen yağlı dokunun bütününün, viseral fasyası hiçbir yerinden yırtılmadan tek parça halinde çıkarılması esasına dayanır. Heald tanımlamasından önce yapılan künt parmakla ayrıştırma tekniğinde lokal nüks oranı yüzde otuz ile kırk arasında seyrederken TME uygulamasıyla birlikte bu oran yüzde beş ile ona kadar düşmüş, beş yıllık genel sağ kalım evreye bağlı olarak yüzde altmış ile seksen aralığına yükselmiştir. Koru Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği rektum kanseri cerrahisinde ulusal ve uluslararası kılavuzlarla uyumlu, ACS NAPRC ve OSTRICH standartlarına dayalı, çok disiplinli tümör konseyi kararlarıyla planlanan TME uygulamalarını hem açık hem laparoskopik hem de robotik yaklaşımlarla titizlikle yürütmektedir.

Total Mezorektal Eksizyon Ameliyatı Hangi Rektum Kanseri Evrelerinde Uygulanır?

Total mezorektal eksizyon prensibi, rektum kanserinin tüm rezekabl evrelerinde uygulanabilen ve tümörün lokalizasyonu ile evresine göre şekli değişen ancak temel felsefesi aynı kalan bir cerrahi yaklaşımdır. Erken evrelerde yani T1 ve T2 tümörlerde, lenf nodu tutulumu olmayan hastalarda TME doğrudan primer tedavi olarak uygulanır ve neoadjuvan tedaviye çoğunlukla ihtiyaç duyulmaz. Bu evrelerdeki hastalarda cerrahi tek başına kür sağlayabilmekte, beş yıllık sağ kalım oranları yüzde seksen beşin üzerine çıkabilmektedir. Orta ve alt rektum yerleşimli, mezorektal fasyayı tehdit etmeyen T2 tümörlerde de aşağı anterior rezeksiyon ile birlikte TME uygulanır ve sfinkter koruyucu yaklaşım genellikle mümkün olmaktadır.

Lokal ileri evrelerde yani T3, T4 ya da lenf nodu pozitif olan olgularda TME öncesinde neoadjuvan kemoradyoterapi ya da total neoadjuvan tedavi uygulanmakta, tümörün küçültülmesi ve mikroskobik hastalık kontrolü sonrasında cerrahi gerçekleştirilmektedir. Rektumun üst üçte birinde yer alan tümörlerde parsiyel mezorektal eksizyon yani PME yeterli olabilirken orta ve alt üçte birdeki tümörlerde tam TME zorunludur. Manyetik rezonans görüntülemede sirkumferansiyel rezeksiyon sınırının tehdit altında olması ya da lateral pelvik lenf nodu tutulumu saptanması TME planlamasında ek genişletmeler gerektirebilir. Rekürren rektal karsinoid, gastrointestinal stromal tümör veya nadir mezorektal yerleşimli lenfomalar da uygun görüldüğü olgularda TME endikasyonu içerisinde değerlendirilmektedir.

Endikasyon belirlenirken hasta yaşının, komorbiditelerin, önceki pelvik cerrahi öykülerinin ve varsa geçirilmiş pelvik radyoterapinin dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Yaşlı hastalarda cerrahi yükün fizyolojik rezervle uyumu, prehabilitasyon programları ile önceden değerlendirilir ve gerektiğinde geriatrik konseye başvurulur. Kalıtsal kolorektal kanser sendromları düşündüren aile öyküsü, çoklu primer tümör varlığı veya erken yaş başlangıcı, Lynch sendromu, familial adenomatöz polipozis ve MUTYH ilişkili polipozis gibi tabloların dışlanması için genetik danışmanlığa yönlendirmeyi gerektirebilir. Bu genetik zeminde gelişen rektum kanserlerinde TME endikasyonu korunmakla birlikte, cerrahi genişliğe karar verirken tüm kolonun uzun dönem risk profili de göz önünde bulundurulmakta, seçilmiş olgularda proktokolektomi seçeneği tümör konseyinde tartışılmaktadır.

Mezorektal Fasyanın Bütünlüğünün Korunması Neden Onkolojik Başarıyı Belirler?

Mezorektum, rektumu çepeçevre saran ve içerisinde arka planda daha kalın olmak üzere yağ dokusu, kan damarları, lenfatikler ve lenf nodları barındıran embriyolojik bir yapıdır ve tümüyle viseral bir fasya olan mezorektal fasya tarafından zarflanmaktadır. Rektum kanserinde tümör hücreleri sadece rektum duvarı içinde değil, mezorektum içerisinde de ilerleyebilir ve buradaki lenf nodları ile lenfatik damarlarda tümor deposit adı verilen ekstranodal odaklar oluşturabilir. Bu nedenle rektum çıkarılırken çevre mezorektumun bir kısmının bırakılması, geride bırakılan yağ dokusunda mikroskobik tümör hücrelerinin kalmasına ve bunun sonucu olarak pelvik yatakta lokal nüks gelişmesine yol açmaktadır. Heald döneminden önce uygulanan künt diseksiyon teknikleriyle mezorektum sıklıkla parçalanmakta, lokal nüks oranları yüzde otuz ile kırk aralığına ulaşmaktaydı.

Mezorektal fasyanın bütünlüğünün korunması, cerrahın holy plane adı verilen ve mezorektal fasya ile presakral fasya arasında yer alan avasküler embriyolojik plan içerisinde keskin diseksiyon yapmasıyla mümkün olur. Bu plan doğru bulunduğunda kanama minimum düzeyde kalır, sinirler zarar görmez ve mezorektum parlak bir yüzeyle en blok çıkarılabilir. Çıkarılan piyeste mezorektal yüzeyin düzgün, çentiksiz ve fasyanın bütünlüğünün korunmuş olması, patoloji raporunda MERCURY kriterlerine göre Grade III yani komplet olarak sınıflandırılır. Bu kalite düzeyinde yapılan TME sonrası lokal nüks oranlarının yüzde beşin altına indiği ve genel sağ kalımın anlamlı biçimde arttığı çok sayıda uluslararası çalışmada, özellikle Dutch TME Trial ve MRC CR07 çalışmalarında ortaya konmuştur.

Fasyanın bütünlüğü yalnızca cerrahi anda değil, ameliyat öncesi görüntülemede de değerlendirilir. Yüksek çözünürlüklü pelvik manyetik rezonans görüntüleme ile mezorektal fasyanın tümüne yakınlığı milimetre cinsinden ölçülür ve tehdit altındaki alanlar önceden belirlenerek cerrahi strateji buna göre planlanır. Fasyaya yakın seyreden lenf nodları, ekstranodal depozitler, ekstramural venöz invazyon ve tümörün mezorektumu dolduran uzantıları radyolojik olarak haritalanır. Bu haritalama sayesinde cerrah, tehlikeli bölgelerde daha geniş bir kayı bırakma ihtiyacını önceden değerlendirir; radyoterapi ekibi ise sirkumferansiyel rezeksiyon sınırını tehdit eden alanlara odaklanarak neoadjuvan tedavi planlar. Böylece görüntüleme, cerrahi ve patoloji üçlüsü, ortak bir kalite denetim döngüsü içerisinde birbirini besleyen bir sistem olarak işlemektedir.

TME Ameliyatında Sirkumferansiyel Rezeksiyon Sınırı Nasıl Değerlendirilir?

Sirkumferansiyel rezeksiyon sınırı, İngilizce literatürde CRM olarak kısaltılan ve çıkarılan rektum ile mezorektumun radyal yani yanal yüzü ile tümör arasındaki en kısa mesafeyi ifade eden kritik bir patolojik parametredir. Bu ölçüm, cerrahi piyes formalinde sabitlendikten sonra Quirke protokolüne uygun şekilde milimetrik dilimlere ayrılır ve her dilimde tümörün fasyaya olan uzaklığı mikroskop altında ölçülür. CRM değeri bir milimetre ve üzerinde olduğunda negatif kabul edilir ve bu durum düşük lokal nüks riski, iyi uzun dönem sağ kalım ile ilişkilidir. CRM değerinin bir milimetrenin altında olması, pozitif CRM olarak tanımlanır ve lokal nüks riskinin belirgin biçimde arttığı, adjuvan tedaviye rağmen prognozun kötüleşebildiği bir durum olarak kabul edilmektedir.

Sirkumferansiyel rezeksiyon sınırının değerlendirmesi yalnızca ameliyat sonrasına bırakılmaz, ameliyat öncesi manyetik rezonans görüntülemede de tahmini olarak yapılır. MERCURY çalışmasının öncülüğünde geliştirilen bu radyolojik değerlendirmede tümörün mezorektal fasyaya olan mesafesi milimetre cinsinden raporlanır ve bir milimetrenin altındaki mesafeler CRM tehdidi olarak kabul edilerek neoadjuvan tedavi kararı verilir. Ameliyat sırasında cerrah, mezorektal fasyaya dokunmaksızın avasküler planda ilerleyerek CRM negatifliğini garanti altına almaya çalışır. Tümörün önden Denonvilliers fasyası boyunca ilerlediği durumlarda erkeklerde seminal veziküller ve prostat, kadınlarda vajen posterior duvarı ile ilişki dikkatle değerlendirilir. Distal marj için ise en az bir santimetre, mümkünse iki santimetre güvenlik payı bırakılması ve piyesin donmuş kesit ile intraoperatif kontrol edilmesi rutin uygulama olarak benimsenmektedir.

Aşağı Anterior Rezeksiyon (LAR) ile Abdominoperineal Rezeksiyon (APR) Arasındaki Fark Nedir?

Aşağı anterior rezeksiyon ve abdominoperineal rezeksiyon, her ikisi de total mezorektal eksizyon prensibine dayanan ancak son aşamalarında ve sonuçlarında belirgin farklılıklar gösteren iki temel rektum kanseri ameliyatıdır. Aşağı anterior rezeksiyonda, kısaca LAR olarak anılan bu ameliyatta tümör içeren rektum bölümü çıkarıldıktan sonra proksimal kolon ile distal rektum güdüğü arasında bir anastomoz oluşturulur ve hastanın anal sfinkter yani anüs kaslarının bütünlüğü korunur. Bu ameliyatın sonunda hasta doğal yoldan dışkılamaya devam edebilir, kalıcı stoma taşımaz. LAR genellikle üst ve orta rektum tümörlerinde, tümör alt sınırı ile anal verge arasında yeterli mesafe bulunan olgularda tercih edilir ve mümkün olduğunca sfinkter koruyucu bir yaklaşım olarak planlanır.

Abdominoperineal rezeksiyon, kısaca APR olarak adlandırılan yaklaşımda ise ameliyat karın içi aşama ile başlar, mezorektal diseksiyon TME prensibine uygun şekilde tamamlanır ve ardından perineal yani makat çevresi bir kesi ile anüs, sfinkter kompleksi, alt rektum ve mezorektum bir bütün olarak çıkarılır. Bu işlem sonunda anal kanal tamamen çıkarıldığı için doğal defekasyon mümkün değildir ve hastaya kalıcı bir end kolostomi açılır. APR genellikle anal vergeye çok yakın yerleşimli, sfinkter tutulumu olan ya da sfinkter fonksiyonu zaten bozuk olan hastalarda uygulanır. Modern dönemde ekstralevator APR yani ELAPE adı verilen genişletilmiş yaklaşımda levator ani kasları da geniş bir şekilde çıkarılarak alt rektum tümörlerinde pozitif CRM riski azaltılmaktadır. LAR ile APR arasındaki tercih, tümörün anal vergeye uzaklığı, sfinkter fonksiyonu, hasta yaşı ve komorbiditeleri ile pelvik anatominin genişliğine göre çok disiplinli tümör konseyinde belirlenmektedir.

Rektum Kanserinde TME Öncesi Neoadjuvan Kemoradyoterapi Hangi Hastalara Uygulanır?

Rektum kanserinde neoadjuvan kemoradyoterapi, uygun endikasyonlarda TME ameliyatından önce uygulanan ve tümörün küçülmesi, mikroskobik hastalığın kontrolü ile lokal nüksün önlenmesi hedefini taşıyan çok modaliteli bir tedavi yaklaşımıdır. Klasik endikasyonlar arasında manyetik rezonans görüntülemede T3 ve daha ileri evre saptanan tümörler, lenf nodu tutulumu bulunan olgular, sirkumferansiyel rezeksiyon sınırını tehdit eden ya da mezorektal fasyaya bir milimetreden yakın uzanan tümörler ve lateral pelvik lenf nodu tutulumu şüphesi bulunan hastalar yer almaktadır. Ayrıca alt rektum yerleşimli, sfinkter koruyucu cerrahi imkanını arttırmak amacıyla küçültülmesi hedeflenen tümörlerde de neoadjuvan tedavi tercih edilmektedir.

Neoadjuvan tedavi iki temel şemayla uygulanabilir. Uzun süreli kemoradyoterapide yaklaşık beş ile altı hafta boyunca kapesitabin veya 5 florourasil eşliğinde günlük radyoterapi verilir ve tedavi bitiminden yaklaşık sekiz ile on iki hafta sonra TME planlanır. Kısa süreli radyoterapide ise beş gün boyunca yüksek doz radyasyon verilerek hemen ardından cerrahi gerçekleştirilir. Son yıllarda giderek yaygınlaşan total neoadjuvan tedavi yani TNT protokolünde ise indüksiyon veya konsolidasyon kemoterapisi kemoradyoterapiyle birleştirilerek mikroskobik hastalık kontrolünün iyileştirilmesi hedeflenir ve klinik komplet yanıt oranları arttırılır. Klinik komplet yanıt gelişen seçilmiş olgularda watch and wait yani izle ve bekle stratejisiyle organ koruyucu yaklaşım gündeme gelmekte, uygun hastalarda TME ertelenebilmekte ya da kaçınılabilmektedir.

Sfinkter Koruyucu TME Hangi Tümör Yerleşiminde Mümkün Olur?

Sfinkter koruyucu total mezorektal eksizyon, hastanın anal sfinkter kaslarının ve doğal defekasyon fonksiyonunun korunduğu, kalıcı kolostomiden kaçınıldığı ve yaşam kalitesinin belirgin biçimde daha iyi tutulduğu bir ameliyat şeklidir. Bu yaklaşımın uygulanabilmesi, öncelikle tümörün alt sınırının anal verge yani makat girişinin dış hattından yeterli uzaklıkta olmasına bağlıdır. Klasik olarak tümör alt sınırının anal vergeden en az iki santimetre uzakta olması gerektiği kabul edilmekle birlikte, günümüzde neoadjuvan tedavi ile küçülen tümörlerde ve intersfinkterik rezeksiyon tekniğinde bu mesafe bir santimetreye kadar inebilmekte, distal marj güvenlik payı kabul edilebilir sınırlarda tutulabilmektedir.

Sfinkter koruyucu TME olasılığını belirleyen diğer önemli etkenler arasında hastanın ameliyat öncesi sfinkter fonksiyonunun sağlam olması, tümörün sfinkter kompleksini invaze etmemesi, pelvis anatomisinin uygun genişlikte olması ve manyetik rezonans görüntülemede tümörün internal sfinkter ile ilişkisinin net bir şekilde ortaya konabilmesi sayılabilir. Erkeklerde dar pelvis, obezite ve büyük tümör hacmi teknik zorluğu arttırırken robotik cerrahi ve transanal TME gibi modern yaklaşımlar bu tür güç anatomilerde de sfinkter koruma başarısını arttırabilmektedir. Uygun görülen olgularda çok düşük anterior rezeksiyon veya intersfinkterik rezeksiyon uygulanmakta, gerekli hastalarda kolonik J poş ya da koloplasti gibi rezervuar teknikleriyle fonksiyonel sonuçlar iyileştirilmektedir. Sfinkter koruyucu ameliyat, yalnızca cerrahi tekniğin başarısıyla değil, ameliyat öncesi kapsamlı görüntüleme, multidisipliner değerlendirme ve deneyimli bir cerrahi ekibin uyumuyla mümkün olan bir kazanımdır.

Laparoskopik ve Robotik TME Açık Cerrahiye Göre Hangi Avantajları Sağlar?

Laparoskopik ve robotik total mezorektal eksizyon, açık cerrahiye göre pek çok avantaj sunan ve son yıllarda özellikle deneyimli merkezlerde standart yaklaşım haline gelen minimal invaziv tekniklerdir. Laparoskopik TME ile ilgili büyük ölçekli çalışmalardan COLOR II, alt rektum kanserlerinde laparoskopik yaklaşımın açık cerrahiye kıyasla üç yıllık hastalıksız sağ kalım açısından non-inferior sonuçlar verdiğini ortaya koymuştur. Bu tekniğin avantajları arasında daha küçük insizyonlar sayesinde belirgin biçimde azalan postoperatif ağrı, daha erken bağırsak fonksiyonu geri dönüşü, kısalan hastane yatış süresi, daha az kan kaybı ve iş hayatına daha hızlı geri dönüş sayılabilir. Ayrıca laparoskopik kameranın büyütme özelliği, dar pelviste otonom sinirlerin görsel olarak daha net ayırt edilmesini kolaylaştırmaktadır.

Robotik TME, laparoskopiye kıyasla üç boyutlu görüntüleme, artiküle enstrümanlar ve tremor filtrasyonu gibi ek avantajlar sunar. Bu özellikler özellikle erkek dar pelvis, obez hastalar ve alt rektum yerleşimli tümörler gibi teknik olarak zorlu olgularda otonom sinir koruma başarısını arttırmakta, sinir koruma odaklı diseksiyonu kolaylaştırmaktadır. ROLARR çalışması robotik yaklaşımın açık cerrahiye konversiyon oranını belirgin biçimde arttırmadığını ve öğrenme eğrisinin nispeten daha kısa olduğunu göstermiştir. Transanal TME yani taTME, alt rektum tümörlerinde aşağıdan yukarıya diseksiyon avantajı sunmakla birlikte Norveç ulusal kayıtlarında 2019 sonrası gözlenen artmış lokal nüks nedeniyle yaygın uygulama kısıtlanmış, halen COLOR III gibi randomize çalışmalarla değerlendirilmektedir. Minimal invaziv TME seçiminde hastanın klinik özellikleri, tümörün lokal yayılımı ve merkezin cerrahi deneyimi belirleyici olmaktadır.

Minimal invaziv yaklaşımların bir diğer avantajı, ameliyat sonrası hızlandırılmış iyileşme protokollerine yani ERAS uygulamalarına uyumun kolaylaşmasıdır. Küçük insizyonlar sayesinde solunum fizyoterapisi daha etkili gerçekleştirilebilmekte, pulmoner komplikasyon oranı düşürülmekte, tromboembolik olay riski azaltılmakta ve ameliyat sonrası ağrı kontrolünde opioid tüketimi belirgin biçimde azalmaktadır. İndosiyanin yeşili floresans uygulaması hem robotik hem laparoskopik yaklaşımlarda yaygın biçimde kullanılmakta, anastomoz perfüzyonunun canlı olarak değerlendirilmesine, gerekli olduğunda proksimal kolon ucunun daha üstten kesilerek daha iyi kanlanan bir segment ile bağlantı kurulmasına imkan tanımaktadır. Ayrıca floresans uygulaması, ureteral belirteçler ve mezenter perfüzyon değerlendirmesi gibi yardımcı işlevler için de kullanılmakta, TME cerrahisinin güvenlik profilini iyileştirmektedir.

TME Sonrası Geçici Loop İleostomi Neden Açılır ve Ne Zaman Kapatılır?

Total mezorektal eksizyon ile birlikte özellikle alt rektumda yapılan çok düşük anastomozlar sonrasında, oluşturulan bağlantının iyileşme sürecinde dışkı geçişinden korunması amacıyla geçici loop ileostomi açılması sıklıkla tercih edilen bir yaklaşımdır. Loop ileostomi, ince bağırsağın son kısmının yani ileumun bir bölümünün karın duvarına ilmek şeklinde çıkarılarak açılması ve dışkının anastomoz hattından uzağa yönlendirilmesidir. Bu geçici stoma sayesinde anastomoz hattında dışkı ile temas engellenir, olası bir küçük kaçak durumunda pelvik enfeksiyon riski azaltılır, hastanın sepsis gibi ağır komplikasyonlarla karşılaşma olasılığı düşer ve anastomozun sağlam biçimde iyileşmesi için gerekli süre kazanılır. Neoadjuvan radyoterapi almış hastalarda, altı santimetrenin altındaki anastomozlarda ve teknik olarak zorlu diseksiyonlar sonrasında loop ileostomi açılması güçlü bir öneri olarak kabul edilmektedir.

Loop ileostominin kapatılması, genellikle ameliyattan yaklaşık iki ile üç ay sonra, anastomozun iyileşmesi radyolojik olarak veya endoskopik değerlendirmeyle doğrulandığında planlanır. Kapatma öncesinde, adjuvan kemoterapi kararı, hastanın genel durumu, beslenme parametreleri ve anastomoz bütünlüğü değerlendirilir. Adjuvan kemoterapi gerekiyorsa ileostomi kapama işlemi sıklıkla kemoterapi tamamlandıktan sonraya bırakılır. Bazı hastalarda loop ileostomi süresince yüksek debili çıktı, dehidratasyon, elektrolit bozuklukları veya cilt problemleri yaşanabilir; bu durum stoma bakım hemşiresi eşliğinde yönetilir. Kapatma ameliyatı genellikle küçük bir kesiyle yapılır ve hastalar birkaç gün içinde taburcu olabilir. Kapama sonrası bir süre bağırsak alışkanlıklarında ani ve sık dışkılama, gaz kontrolünde zorluk gibi belirtiler görülebilir; bu şikayetlerin bir kısmı düşük anterior rezeksiyon sendromu yani LARS ile örtüşmekte ve zamanla belirgin biçimde iyileşme göstermektedir.

Pelvik Otonom Sinirlerin Korunması Cinsel ve İdrar Fonksiyonlarını Nasıl Etkiler?

Pelvik bölgede yer alan otonom sinirler, mesane fonksiyonundan cinsel işlevlere kadar pek çok yaşamsal fonksiyonu yönlendiren sinir ağlarıdır ve TME sırasında korunmaları hasta yaşam kalitesi açısından son derece kritiktir. Aortik bifurkasyonun önünde yer alan superior hipogastrik pleksus, iki yana ayrılarak hipogastrik sinirler halinde pelvise iner ve mesane ile cinsel organların sempatik innervasyonunu sağlar. Sakrum ön yüzünden çıkan pelvik splanknik sinirler yani S2 ile S4 kökleri parasempatik lifleri taşır ve ereksiyon fonksiyonunda temel rol üstlenir. Bu sinirlerin bir araya gelmesiyle oluşan pelvik pleksus ise mesane, prostat, seminal veziküller ve rektum gibi organları ortaklaşa yönlendirmektedir.

Bu sinirlerin künt diseksiyon, aşırı kanamayı kontrol amaçlı geniş koter kullanımı veya lateral pedikülün yanlış düzlemde ayrılması gibi durumlarda hasar görmesi, hastalarda idrar retansiyonu, taşma inkontinansı, mesane boşaltma güçlüğü, retrograd ejakülasyon, erektil disfonksiyon ve kadınlarda vajinal kuruluk ile disparoni gibi ciddi işlev bozukluklarına yol açabilir. Modern TME cerrahisi bu nedenle sinir koruyucu bir teknik olarak planlanır; superior hipogastrik pleksus başlangıçta identifiye edilir, sağ ve sol hipogastrik sinirler mezorektumdan ayrıştırılarak korunur, lateral stalklarda dikkatli enerji kullanımı uygulanır. Robotik cerrahinin üç boyutlu görüntü ve büyütme özelliği bu sinirlerin görsel takibini kolaylaştırır. Ameliyat öncesi ve sonrası cinsel ve idrar fonksiyonlarının standardize sorgu formlarıyla değerlendirilmesi, ürolog ve üroloji hemşiresiyle iş birliği ve gerekirse pelvik taban rehabilitasyonu sunulması, hastaların yaşam kalitesini korumaya yönelik bütüncül yaklaşımın önemli parçalarıdır.

Düşük Anterior Rezeksiyon Sendromu (LARS) Nedir ve Bağırsak Alışkanlıkları Nasıl Değişir?

Düşük anterior rezeksiyon sendromu, kısaca LARS olarak anılan bu tablo, alt rektumdan yapılan çok düşük anastomozlar sonrasında hastaların önemli bir kısmında gelişen ve bağırsak alışkanlıklarında belirgin değişiklikleri kapsayan işlevsel bir bozukluktur. Sendromun temelinde rektum rezervuar fonksiyonunun kaybolması, iç ve dış sfinkter kaslarının fonksiyonel bütünlüğünün etkilenmesi, kolonun neorektum olarak kullanılmasıyla ortaya çıkan motilite değişiklikleri ve pelvik otonom sinirlerin fonksiyonundaki değişimler yer almaktadır. Sendrom, LARS skoru gibi standardize ölçekler ile değerlendirilir ve minör LARS ile majör LARS olarak sınıflandırılır.

LARS tablosunda hastalar günde sekiz ile on defaya varan sık dışkılama, dışkıyı erteleyememe, ani sıkışma hissi, kümülatif boşaltım yani bir dışkılamanın birkaç dakika içinde ardı ardına gelen porsiyonlar halinde yapılması, gaz ve dışkı kontrolünde zorluk, gece kaçırma, tam boşaltamama hissi ve perianal ciltte tahriş gibi şikayetlerden yakınabilir. Bu belirtiler ameliyat sonrası ilk aylarda genellikle en yoğun düzeyde yaşanırken zamanla ve uygun rehabilitasyon programı ile belirgin biçimde iyileşme gösterir. Tedavi yaklaşımı; beslenme düzenlemeleri, lif ve sıvı alımının bireyselleştirilmesi, düzenli tuvalet alışkanlığı, pelvik taban egzersizleri, biofeedback tedavisi, gerekirse ilaç desteği ve seçilmiş olgularda sakral sinir modülasyonu gibi ileri yöntemleri içerir. Hastalarla ameliyat öncesi bu tablonun ayrıntılı biçimde paylaşılması, gerçekçi beklenti oluşturulması ve düzenli takip planı, hasta memnuniyetinin belirleyici unsurlarındandır.

Anastomoz Kaçağı Riski TME Sonrası Hangi Faktörlere Bağlıdır?

Anastomoz kaçağı, TME sonrası aşağı anterior rezeksiyonlarda yüzde beş ile on beş arasında değişen oranlarda görülen, morbidite ve mortalite üzerinde belirgin etkileri olan en önemli komplikasyonlardan biridir. Kaçak riski, birbirinden bağımsız pek çok faktöre bağlı olarak değişmekte ve çok değişkenli bir yapı sergilemektedir. Hastaya ait risk faktörleri arasında erkek cinsiyet ve dar pelvis, ileri yaş, sigara kullanımı, obezite, diyabet, malnütrisyon, düşük albumin düzeyi, kronik böbrek yetmezliği, immünsüpresif tedavi kullanımı ve steroid kullanımı sayılabilir. Yandaş hastalıkların kontrol altında olmaması, anemi ve trombosit disfonksiyonu da doku iyileşmesini olumsuz etkilemektedir.

Tümöre ve cerrahiye ait risk faktörleri arasında anastomoz seviyesinin altı santimetreden alçak olması, neoadjuvan radyoterapi öyküsü, uzayan ameliyat süresi, artmış kan kaybı, transfüzyon ihtiyacı, intraoperatif hipotansiyon epizodları, kolon ucunda gerilim, yetersiz kan akımı ve teknik zorluklar yer almaktadır. Anastomoz kaçağı riskini azaltmak için preoperatif dönemde beslenme optimizasyonu, sigara bırakma programı, glisemik kontrol ve gerektiğinde demir replasmanı önerilir. İntraoperatif olarak gerginlik ve tansiyondan arınmış anastomoz oluşturulması, indosiyanin yeşili yani ICG floresans anjiyografisi ile doku perfüzyonunun değerlendirilmesi, yüksek risk olgularda geçici loop ileostomi açılması ve pelvik drenaj kullanılması standart uygulamalardır. Postoperatif dönemde erken mobilizasyon, ERAS protokolleri, C-reaktif protein ve prokalsitonin takibi, kaçak şüphesinde bilgisayarlı tomografi ile hızlı tanı, gecikmeden radyolojik drenaj veya cerrahi müdahale ile mortalitenin en aza indirilmesi hedeflenmektedir.

Mezorektal Eksizyon Kalitesi Patolojik Olarak Nasıl Derecelendirilir (MERCURY Kriterleri)?

Mezorektal eksizyonun kalitesi, TME cerrahisinin başarısını objektif olarak değerlendiren en önemli göstergedir ve patoloji uzmanı tarafından Quirke sınıflaması olarak da bilinen üç dereceli bir sistem ile değerlendirilir. Bu sistem MERCURY çalışması ile birlikte uluslararası bir kalite standardı olarak benimsenmiş ve tüm rektum kanseri cerrahisi ekiplerinin kendi sonuçlarını izlediği geribildirim aracı haline gelmiştir. Değerlendirme, cerrahi piyesin formaline sabitlendikten sonra mezorektal yüzeyinin bütünlüğünün incelenmesiyle başlar ve seri kesitlerle mezorektum kalınlığının homojenliği değerlendirilir.

Grade III yani komplet mezorektal eksizyonda mezorektal fasya bütünüyle korunmuştur, yüzey parlak ve düzgündür, mezorektum kalınlığı homojendir ve beş milimetreden derin defekt bulunmaz. Bu düzey lokal nüks açısından en düşük riski taşıyan ideal cerrahi kaliteyi ifade etmektedir. Grade II yani nearly complete olan olgularda mezorektum büyük ölçüde korunmuştur ancak beş milimetreden kısa yüzeyel defektler mevcuttur, muskularis propriaya kadar uzanan bir defekt görülmez ve yüzey orta düzeyde düzgündür. Grade I yani inkomplet olarak sınıflandırılan durumda ise mezorektum ciddi biçimde parçalanmış, muskularis propria görünür hale gelmiş ve konileşme yani cerrahi hatanın klasik göstergesi ortaya çıkmıştır; bu olgularda lokal nüks riski ve genel mortalite belirgin biçimde artmaktadır. MERCURY protokolüne göre ameliyat öncesi manyetik rezonans görüntülemede mezorektal fasya ilişkisi tahmini olarak ortaya konur ve cerrahi kalite karşılaştırılarak radyoloji, cerrahi ve patoloji ekipleri arasında düzenli geribildirim döngüsü sağlanır.

TME Sonrası Lokal Nüks Oranı Konvansiyonel Cerrahiye Kıyasla Nasıldır?

Lokal nüks yani rektum kanserinin ameliyat sonrası pelvik bölgede yeniden ortaya çıkması, TME öncesi dönemde rektum kanseri cerrahisinin en önemli sorunlarından biriydi ve künt diseksiyon dönemi olarak anılan bu evrede beş yıllık lokal nüks oranları yüzde otuz ile kırk arasında seyrediyordu. Bu yüksek oranlar sadece hasta yaşam kalitesini değil, uzun dönem sağ kalımı da olumsuz etkiliyor, tekrarlayan pelvik cerrahi girişimler ile ilişkili morbiditeye yol açıyordu. Heald tarafından TME prensibinin tanımlanması ve mezorektumun avasküler holy plane içerisinde bütün olarak çıkarılmasının benimsenmesi, bu istatistiklerde çığır açan bir düşüşe yol açmıştır.

Standart TME uygulaması ile birlikte lokal nüks oranları yüzde beş ile on aralığına inmiş, uygun neoadjuvan tedavi ile birleştirildiğinde bu oran daha da düşmüştür. Dutch TME Trial, MRC CR07, alman CAO ARO 94 ve Norveç Rektum Kanseri Projesi gibi büyük çalışmalar bu bulguları farklı popülasyonlarda desteklemiştir. Sirkumferansiyel rezeksiyon sınırının negatif tutulması, MERCURY Grade III kalitesinde eksizyon yapılması, neoadjuvan tedavinin uygun endikasyonlarda kullanılması, patoloji ile cerrahi arasındaki geribildirim döngüsünün işletilmesi lokal nüks oranlarındaki düşüşün temel taşları olmuştur. Bugün yüksek hacimli, akredite rektum kanseri merkezlerinde beş yıllık lokal nüks oranları yüzde beşin altına, seçilmiş olgularda yüzde ikinin altına indirilebilmektedir. Bu ilerleme, aynı zamanda beş yıllık genel sağ kalım oranlarını evreye bağlı olarak yüzde altmış ile seksen aralığına taşımış, distant metastaz kalıbının da değiştiği çok modaliteli bir tedavi çağını başlatmıştır.

Rektum Kanseri Ameliyatından Sonra Takip Programı Kaç Yıl Sürer?

Rektum kanseri ameliyatından sonra takip programı, hem lokal nüks hem de uzak metastazın erken saptanması, ikincil kanserlerin taranması ve ameliyata bağlı işlevsel sorunların yönetimi amacıyla uluslararası kılavuzlar tarafından ayrıntılı olarak tanımlanmış çok bileşenli bir izlem planıdır. NCCN, ESMO ve ASCRS gibi başlıca kılavuzların ortak önerisi doğrultusunda takip programı en az beş yıl boyunca sürdürülür; bu sürenin ilk iki yılı en yoğun izleme dönemidir çünkü lokal nükslerin ve metastazların büyük bölümü bu dönemde ortaya çıkar. Beşinci yıldan sonra ise yıllık kolonoskopik ve klinik takip ile kontroller genellikle sürdürülür; kalıtsal sendrom şüphesi olan olgularda ömür boyu ileri takip planlanır.

Standart bir takip programında ilk iki yıl için üç ile altı ayda bir klinik muayene, karsinoembriyonik antijen yani CEA düzeyi ölçümü, altı ay ile bir yıl arayla toraks ve batın bilgisayarlı tomografisi, pelvik manyetik rezonans görüntüleme ve yıllık kolonoskopi önerilmektedir. Kolonoskopi ameliyattan bir yıl sonra ilk kez yapılır, bulgu yoksa üç yıl sonra, sonrasında beş yılda bir tekrarlanır. Ameliyat öncesi tam kolonoskopi yapılamadıysa üç ile altı ay içinde tamamlanır. Loop ileostomi kapatılan hastalarda LARS izlemi, cinsel ve idrar fonksiyonlarının değerlendirilmesi, psikolojik destek ihtiyacı ve beslenme durumu takip programının ayrılmaz parçalarıdır. Ayrıca sigara bırakma, kilo yönetimi, düzenli fiziksel aktivite ve dengeli beslenme gibi yaşam tarzı önerileri hasta ile paylaşılmakta, hasta okuryazarlığı arttırılarak takip uyumu güçlendirilmektedir.

Total mezorektal eksizyon, rektum kanseri cerrahisinde 1982 sonrasında yaşanan büyük paradigma değişiminin adıdır ve bu prensibin doğru uygulanması hastaların hem uzun dönem sağ kalımını hem de yaşam kalitesini belirleyen en kritik faktörlerden biri olmaya devam etmektedir. Manyetik rezonans temelli evreleme, çok disiplinli tümör konseyi kararları, neoadjuvan kemoradyoterapi ve total neoadjuvan tedavi seçenekleri, minimal invaziv cerrahi teknikler, sinir koruyucu diseksiyon ilkeleri, ICG floresans ile perfüzyon değerlendirmesi, MERCURY protokolüne göre kalite denetimi ve LARS odaklı rehabilitasyon programları bir arada değerlendirildiğinde modern rektum kanseri cerrahisi bütüncül bir bakım sürecine dönüşmüştür. Bu sürecin başarısı, deneyimli cerrahi ekip, akredite merkez, ayrıntılı ameliyat öncesi görüntüleme ve hastanın aktif katılımı gerektirir. Bu içerik yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır ve hiçbir şekilde hekim muayenesi, birebir değerlendirme ya da bireysel tedavi planı yerine geçmez; rektum kanseri şüphesi bulunan ya da tanı konmuş her hasta için ayrıntılı klinik değerlendirme, güncel görüntüleme ve multidisipliner konsey kararı zorunludur. Koru Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği rektum kanseri cerrahisinde TME prensibine tam bağlılıkla, çağdaş kılavuzlar ışığında hastaya özel tedavi planlamasını, ameliyat sonrası kapsamlı rehabilitasyonu ve uzun dönem izlemi bütüncül bir yaklaşımla sunmakta, hastalarını her adımda deneyimli ekibi ile desteklemektedir.

Lernen Sie unsere Fachärzte kennen

Vereinbaren Sie jetzt einen Termin oder rufen Sie uns für Ihre Gesundheit an.

WhatsApp Online-Termin