Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji

Geniş Spektrumlu Dirençli Bakteriler (ESBL)

ESBL Üreten Bakteriler konusunda son gelişmeler ve yaklaşım yenilikleri. Güncel klinik yaklaşım Koru Hastanesi'nde.

Geniş spektrumlu beta-laktamaz üreten bakteriler, tıbbi literatürde ESBL (Extended-Spectrum Beta-Lactamases) kısaltmasıyla anılan ve modern klinik mikrobiyolojinin en önemli sorun alanlarından birini oluşturan mikroorganizma grubudur. Bu bakteriler, penisilinler ve sefalosporinler başta olmak üzere beta-laktam halkası içeren pek çok antibiyotiği enzimatik yolla parçalayarak etkisiz h├óle getirebilen özel bir enzim üretme kapasitesine sahiptir. Söz konusu direnç mekanizması, özellikle Escherichia coli ve Klebsiella pneumoniae gibi Enterobacterales ailesine mensup türlerde belirgin biçimde gözlemlenmekte olup küresel ölçekte hem hastane hem de toplum kaynaklı enfeksiyonların yönetimini güçleştiren temel etmenler arasında yer almaktadır. Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları tarafından bu bakterilerin erken saptanması, uygun laboratuvar yöntemleriyle direnç profilinin çıkarılması ve rasyonel antibiyotik kullanımının sağlanması, hasta prognozunu doğrudan etkileyen kritik unsurlar olarak değerlendirilmektedir.

ESBL enzimlerinin tarihçesi, 1980'li yılların ortalarına uzanmakta ve ilk kez üçüncü kuşak sefalosporinlerin klinik kullanıma girmesinin ardından tanımlanmıştır. Başlangıçta hastane ortamında sınırlı kalan bu direnç mekanizması, zaman içinde plazmid aracılı gen transferi yoluyla farklı bakteri türleri arasında hızla yayılmış ve günümüzde toplum kökenli üriner sistem enfeksiyonlarında bile sıklıkla karşılaşılan bir sorun h├óline gelmiştir. Enzim yapısındaki nokta mutasyonları, TEM, SHV ve CTX-M olarak sınıflandırılan farklı enzim ailelerinin ortaya çıkmasına neden olmuş, özellikle CTX-M grubu enzimler son yirmi yılda dünya genelinde baskın tip olarak öne çıkmıştır. Türkiye d├óhil pek çok ülkede yapılan sürveyans çalışmalarında, klinik izolatlarda CTX-M-15 gibi alt tiplerin yüksek oranda saptandığı bildirilmektedir.

ESBL üreten bakterilerin en sık neden olduğu klinik tablo, komplike ya da komplike olmayan üriner sistem enfeksiyonlarıdır. Bunun yanı sıra bakteriyemi, kolanjit, intraabdominal enfeksiyonlar, hastane kökenli pnömoni, cerrahi alan enfeksiyonları ve yenidoğan sepsisi gibi ağır tablolar da bu mikroorganizmalar tarafından oluşturulabilir. Enfeksiyonun seyri; hastanın yaşına, altta yatan hastalıklarına, bağışıklık durumuna, önceki antibiyotik kullanım öyküsüne ve enfeksiyon odağının niteliğine göre önemli ölçüde değişkenlik gösterir. Özellikle yoğun bakım ünitelerinde takip edilen, uzun süreli üriner kateterizasyon uygulanan, mekanik ventilasyon desteği alan ya da onkolojik nedenlerle immünsüpresyon altında bulunan bireylerde ESBL üreten bakterilere bağlı enfeksiyonların mortalite ve morbidite oranlarının belirgin biçimde arttığı bildirilmektedir.

Klinik açıdan ESBL üreten bakterilerle karşılaşma riskini artıran çeşitli faktörler tanımlanmıştır. Yakın zamanda geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı, hastanede yatış öyküsü, huzurevi gibi uzun süreli bakım merkezlerinde kalış, invaziv tıbbi girişim uygulanması, hemodiyaliz gereksinimi, diyabet, kronik böbrek yetmezliği, karaciğer sirozu ve ileri yaş, en sık vurgulanan risk etmenleri arasında yer almaktadır. Ayrıca yurt dışı seyahat öyküsü, özellikle yüksek direnç prevalansına sahip bölgelere yapılan seyahatlerden sonra taşıyıcılığın anlamlı oranda arttığı çalışmalarla ortaya konmuştur. Toplum kökenli enfeksiyonlarda dahi bu risk faktörlerinin sorgulanması, ampirik antibiyotik tercihlerinin şekillendirilmesinde belirleyici bir role sahiptir.

ESBL üreten bakterilere bağlı enfeksiyonların belirtileri, enfeksiyonun tuttuğu organ sistemine göre farklılık göstermekle birlikte, klinik tablonun kendine özgü bir bulguya sahip olmadığı vurgulanmalıdır. Üriner sistem enfeksiyonlarında sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma, suprapubik ağrı, yan ağrısı, ateş ve idrar renginde değişiklik gibi bulgular ön plana çıkabilir. Kan dolaşımı enfeksiyonlarında ateş yüksekliği, titreme, hipotansiyon, taşikardi, bilinç değişikliği ve laboratuvar tetkiklerinde akut faz reaktanlarında belirgin yükseklik gözlenebilir. İntraabdominal enfeksiyonlarda karın ağrısı, distansiyon, bulantı, kusma ve ateş gibi bulgular tabloya eşlik edebilirken; alt solunum yolu enfeksiyonlarında öksürük, pürülan balgam, plöretik göğüs ağrısı, dispne ve hipoksemi gibi klinik özellikler dikkat çeker. Bu bulguların hiçbirinin ESBL varlığını doğrudan gösteren spesifik bir işaret olmadığı, mikrobiyolojik doğrulamanın temel tanı aracı olduğu unutulmamalıdır.

Laboratuvar tanısında altın standart, izolatın kültür yoluyla üretilmesi ve ardından fenotipik ile genotipik yöntemler kullanılarak ESBL üretiminin doğrulanmasıdır. Fenotipik tarama testlerinde, üçüncü kuşak sefalosporinler ile klavulanik asit kombinasyonu karşılaştırmalı olarak değerlendirilir ve klavulanik asit varlığında zon çapında belirgin genişleme saptandığında ESBL üretimi doğrulanmış kabul edilir. Otomatize mikrobiyoloji sistemleri, kombine disk difüzyon testleri, çift disk sinerji yöntemi ve gradient strip testleri yaygın kullanılan pratik yöntemler arasındadır. Genotipik doğrulama için polimeraz zincir reaksiyonu temelli yaklaşımlar tercih edilmekte olup blaTEM, blaSHV ve blaCTX-M gen bölgelerinin varlığı araştırılır. Son yıllarda tüm genom dizileme teknolojilerinin klinik laboratuvarlara girmesiyle birlikte direnç genlerinin haritalanması ve epidemiyolojik takibin yapılması giderek kolaylaşmaktadır.

Antibiyotik duyarlılık testleri, ESBL üreten izolatların yönetiminde klinik karar sürecinin merkezinde yer alır. Bu bakteriler penisilinlere, dar ve geniş spektrumlu sefalosporinlere ve monobaktamlara karşı direnç gösterirken, karbapenemler, seftolozan-tazobaktam, seftazidim-avibaktam, sefepim-enmetazobaktam gibi beta-laktam ve beta-laktamaz inhibitör kombinasyonları ile fosfomisin, nitrofurantoin, aminoglikozidler ve tigesiklin gibi ajanlara farklı düzeylerde duyarlılık gösterebilir. Ancak direnç profili izolattan izolata değişkenlik gösterdiğinden, ampirik yaklaşımın yerine kültür-antibiyogram sonuçlarına dayalı hedefe yönelik tedavi kararının verilmesi önemlidir. Bölgesel sürveyans verilerinin düzenli aralıklarla güncellenmesi, ampirik antibiyotik seçim algoritmalarının şekillendirilmesinde belirleyici rol üstlenmektedir.

Ağır enfeksiyon tablolarında, özellikle bakteriyemi ve sepsis olgularında karbapenem grubu antibiyotiklerin başlangıç tercihi olarak kullanılması yaygın kabul gören bir yaklaşımdır. Bununla birlikte karbapenem kullanımının artmasıyla birlikte karbapenem dirençli Enterobacterales izolatlarında da belirgin bir yükseliş gözlenmesi, karbapenem koruyucu stratejilerin önemini artırmaktadır. Hafif-orta şiddetteki üriner sistem enfeksiyonlarında piperasilin-tazobaktam, fosfomisin veya nitrofurantoin gibi ajanların uygun duyarlılık koşullarında değerlendirilebileceği bildirilmektedir. Tedavi süresi, enfeksiyon odağına, hasta yanıtına ve komplikasyon riskine göre bireyselleştirilmekte; bakteriyemi olgularında kaynak kontrolünün sağlanması, drenaj gerektiren durumlarda cerrahi ya da girişimsel radyolojik müdahalelerin planlanması bütüncül yaklaşımın gerekli bileşenleri arasında yer almaktadır.

Hastane ortamında ESBL üreten bakterilerin yayılımının önlenmesi, enfeksiyon kontrol komitelerinin en öncelikli çalışma alanlarından biridir. El hijyenine tam uyum, temas izolasyonu önlemlerinin uygulanması, tek kişilik oda kullanımı ya da kohort izolasyonun sağlanması, yüksek riskli birimlerde aktif sürveyans kültürlerinin alınması ve çevresel yüzeylerin uygun dezenfektanlarla düzenli temizlenmesi, bulaş riskinin azaltılmasında etkili yöntemler olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca hastane atıklarının uygun biçimde bertaraf edilmesi, ortak kullanılan tıbbi ekipmanların hasta bazında dezenfeksiyonu ve sağlık çalışanlarının düzenli eğitimlerle güncel bilgi düzeylerinin korunması, kurumsal enfeksiyon kontrol politikalarının temel bileşenleri arasında değerlendirilmektedir.

Toplum düzeyinde ESBL taşıyıcılığının önlenmesi, çok boyutlu bir yaklaşım gerektirmektedir. Gıda güvenliği uygulamalarının güçlendirilmesi, çiftlik hayvancılığında antibiyotik kullanımının denetim altına alınması, atık su yönetiminin iyileştirilmesi ve toplumun akılcı antibiyotik kullanımı konusunda bilinçlendirilmesi, direnç yayılımını sınırlandırmada belirleyici rol üstlenmektedir. Reçetesiz antibiyotik satışının önüne geçilmesi, hekim tarafından önerilmemiş antibiyotiklerin kullanılmaması, tedavinin önerilen süre ve dozda tamamlanması, kalan ilaçların başka bireylerle paylaşılmaması gibi bireysel önlemler de dirençli mikroorganizmaların yayılım hızının azaltılmasına anlamlı katkı sağlar. Ayrıca kişisel hijyen uygulamalarının, özellikle tuvalet sonrası ve yemek öncesi el yıkama alışkanlığının benimsenmesi, fekal-oral yolla bulaş riskini belirgin biçimde düşürmektedir.

ESBL üreten bakterilerin taşıyıcılığı, sağlıklı bireylerde de çeşitli oranlarda saptanabilen bir durumdur. Bağırsak florasında geçici ya da uzun süreli kolonizasyon şeklinde bulunabilen bu bakteriler, çoğu zaman herhangi bir belirti yol açmadan taşınmaya devam eder. Ancak bağışıklık sisteminin baskılandığı, cerrahi girişim uygulanan ya da invaziv tıbbi işlemlerin gerçekleştirildiği durumlarda kolonizasyon zemininden enfeksiyon gelişebilir. Bu nedenle özellikle yüksek riskli girişimler öncesinde belirli hasta gruplarında tarama kültürlerinin alınması, ameliyat öncesi antibiyotik profilaksisinin uygun ajanlarla planlanması ve gerektiğinde dekolonizasyon stratejilerinin değerlendirilmesi klinik uygulamada yer bulmaktadır. Dekolonizasyon yaklaşımlarının rutin kullanımı konusunda tartışmalar sürmekle birlikte, seçilmiş olgularda faydalı olabileceği bildirilmektedir.

Çocuk hasta grubunda ESBL üreten bakterilere bağlı enfeksiyonların yönetimi, farmakokinetik ve farmakodinamik özelliklerin yaşa göre değişkenlik göstermesi nedeniyle özel bir yaklaşım gerektirir. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde nozokomiyal sepsis olgularında ESBL üreten Klebsiella pneumoniae izolatlarının anlamlı oranda saptanabildiği bildirilmektedir. Bu yaş grubunda karbapenem grubu antibiyotiklerin kullanımı sırasında doz ayarlamasının titizlikle yapılması, olası yan etkilerin yakın izlenmesi ve tedavi süresinin bireysel hasta özelliklerine göre planlanması gereklidir. Ayrıca çocuklarda tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonu öyküsü bulunması durumunda ESBL taşıyıcılığı olasılığının akılda tutulması, sonraki atak yönetiminde önemli bir avantaj sağlamaktadır.

Gebelik döneminde ESBL üreten bakterilere bağlı enfeksiyonlar, hem anne hem de fetüs açısından ek dikkat gerektiren durumlardır. Asemptomatik bakteriüri saptanan gebelerde etken mikroorganizmanın ESBL üreticisi olması, kullanılabilecek antibiyotik seçeneklerini önemli ölçüde kısıtlamaktadır. Bu durumda fetal güvenlik profilleri de göz önünde bulundurularak fosfomisin, nitrofurantoin ya da uygun beta-laktam antibiyotikler tercih edilebilmekte, gerekli olgularda enfeksiyon hastalıkları ve kadın hastalıkları uzmanlarının ortak değerlendirmesiyle bireyselleştirilmiş bir yaklaşımla yönetilmektedir. Gebelik boyunca düzenli idrar kültürü takibi, üriner sistem enfeksiyonlarının erken saptanması ve komplikasyon gelişimini önlemek açısından değerli bir uygulama olarak öne çıkmaktadır.

Yaşlı bireylerde ESBL üreten bakterilere bağlı enfeksiyonlar, atipik klinik seyir gösterebilmekte ve tanı sürecinde güçlüklere yol açabilmektedir. Bu yaş grubunda ateş yanıtının zayıflaması, bilinç değişikliğinin ön planda seyretmesi, iştahsızlık ve genel durum bozukluğu gibi nonspesifik bulguların baskın olması, tanının gecikmesine neden olabilir. Ayrıca eşlik eden kronik hastalıkların çokluğu, polifarmasi ve azalmış böbrek işlevleri antibiyotik dozlarının bireysel olarak ayarlanmasını gerektirir. Huzurevi ve uzun süreli bakım merkezlerinde yaşayan bireylerde ESBL taşıyıcılık oranlarının toplumun geneline kıyasla daha yüksek saptandığı, bu durumun ampirik antibiyotik seçiminde göz önünde bulundurulması gerektiği vurgulanmaktadır.

Antimikrobiyal yönetim programları, hastane ortamında ESBL ve diğer dirençli mikroorganizmalarla mücadelenin temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Bu programlar kapsamında; ampirik antibiyotik seçim algoritmalarının güncel yerel direnç verilerine göre şekillendirilmesi, gereksiz antibiyotik kullanımının önlenmesi, dar spektrumlu ajanlara mümkün olduğunca erken geçiş yapılması, tedavi sürelerinin kanıta dayalı önerilere göre kısaltılması ve intravenözden oral tedaviye uygun zamanda geçilmesi gibi stratejiler hayata geçirilmektedir. Enfeksiyon hastalıkları uzmanı, klinik eczacı, klinik mikrobiyolog ve enfeksiyon kontrol hemşiresinden oluşan çok disiplinli ekiplerin koordineli çalışması, antimikrobiyal yönetim uygulamalarının başarısını artıran temel unsurlardan biridir.

ESBL üreten bakterilere bağlı enfeksiyonların prognozu; erken tanı, uygun antibiyotik seçimi, kaynak kontrolünün sağlanması, hastanın altta yatan hastalıklarının optimize edilmesi ve komplikasyon gelişiminin önlenmesi ile yakından ilişkilidir. Uygun tedavi başlatılan olguların önemli bir bölümünde klinik yanıt olumlu seyretmekle birlikte, gecikmiş uygun antibiyotik başlangıcının mortalite oranlarını belirgin biçimde artırdığı gösterilmiştir. Bu nedenle risk faktörleri taşıyan hastalarda ampirik antibiyotik seçimi yapılırken ESBL olasılığının göz önünde bulundurulması ve şüpheli olgularda kültür sonuçlarına göre tedavinin hızla revize edilmesi önerilmektedir. Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarının rehberliğinde yürütülen bütüncül yaklaşım, hasta yönetiminde en uygun sonuçların elde edilmesine katkı sağlar.

Sonuç olarak geniş spektrumlu beta-laktamaz üreten bakteriler, günümüzde küresel bir halk sağlığı sorunu olarak değerlendirilen antimikrobiyal direncin en önemli göstergelerinden birini oluşturmaktadır. Hastane ve toplum kaynaklı enfeksiyonların yönetiminde giderek daha sık karşılaşılan bu mikroorganizmalarla etkin mücadele; erken tanı, uygun laboratuvar altyapısı, rasyonel antibiyotik kullanımı, sıkı enfeksiyon kontrol önlemleri, sürveyans verilerinin düzenli izlenmesi ve toplumsal bilinçlendirme çalışmalarını kapsayan çok boyutlu bir yaklaşım gerektirir. Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarının koordineli çalışması, güncel bilimsel verilerin klinik pratiğe hızla yansıtılması ve antimikrobiyal yönetim ilkelerine kurumsal düzeyde uyulması, ESBL üreten bakterilere bağlı enfeksiyonların hem bireysel hem de toplumsal yükünün azaltılmasında belirleyici bir role sahiptir.

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Nuestros Médicos

Estamos a su lado con nuestros médicos especialistas con experiencia en este campo

Conozca a Nuestros Médicos Especialistas

Reserve una cita ahora o llámenos por su salud.

WhatsApp Cita en Línea