Kulak Burun Boğaz

Tonsillektomi Komplikasyonları

Tonsillektomi Komplikasyonları Rehberi, belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebilen ve uzman değerlendirmesini gerektiren bir tablodur. Detaylı bilgi için sayfa içeriğini inceleyin.

Tonsillektomi, bademcik olarak bilinen tonsilla palatinaların cerrahi girişimle çıkarılması işlemini tanımlayan ve kulak burun boğaz pratiğinde en sık uygulanan operasyonlar arasında yer alan bir yaklaşımdır. Tekrarlayan tonsillit atakları, uyku sırasında görülen solunum bozuklukları, obstrüktif uyku apnesi, kronik tonsil hipertrofisi ve peritonsiller abse öyküsü gibi durumlarda başvurulan bu girişim, çoğu durumda güvenli bir profil sergiler. Bununla birlikte, her cerrahi işlemde olduğu gibi tonsillektomi sonrasında da bazı istenmeyen durumların ortaya çıkması olasıdır. Söz konusu istenmeyen durumların önceden bilinmesi, hem ameliyat kararının verilmesi hem de operasyon sonrası izlem sürecinin planlanması bakımından önem taşımaktadır. Komplikasyonların bir bölümü ameliyat esnasında görülürken, önemli bir kısmı erken veya geç dönemde ortaya çıkabilmektedir.

Ameliyat sırasında karşılaşılabilecek komplikasyonların başında kanama gelmektedir. Tonsil lojunun oldukça zengin bir damar ağıyla çevrili olması, cerrahi diseksiyon sırasında hemostazın titizlikle sağlanmasını gerektirir. Palatin arter, lingual arter ve fasiyal arter gibi büyük damarların yakınlığı nedeniyle diseksiyon sınırlarının anatomik planlara sadık kalarak belirlenmesi önerilir. Cerrahi teknik olarak soğuk diseksiyon, koter, bipolar makas, harmonik skalpel, koblasyon ve lazer gibi farklı seçenekler kullanılabilmekte olup her yöntemin kanama riski açısından farklı profilleri bulunmaktadır. Anestezi yönetimi sırasında ise entübasyona bağlı diş travması, dudak yaralanmaları, larengospazm ve nadiren de olsa aspirasyon gibi durumlar gözlenebilmektedir. Cerrahi ekip ve anestezi ekibi arasındaki eşgüdüm, bu tür istenmeyen olayların en aza indirilmesine katkı sağlar.

Postoperatif dönemde en sık karşılaşılan komplikasyon şüphesiz kanamadır. Literatürde tonsillektomi sonrası kanama iki alt grupta değerlendirilmektedir. Primer kanama, işlemin ardından ilk yirmi dört saat içinde ortaya çıkan kanama olarak tanımlanır ve çoğunlukla intraoperatif hemostazın yetersizliğine, damar bağlarının çözülmesine veya koter uygulamasının derinliğine bağlı olarak gelişir. Sekonder kanama ise beşinci ile onuncu günler arasında yoğunlaşan, fibrin membranın ayrılması ve doku iyileşme sürecinin belirli bir aşamasında dokunun kırılganlaşması ile ilişkili bir tablodur. Sekonder kanamanın görülme sıklığı, kullanılan cerrahi tekniğe, hastanın yaşına, eşlik eden sistemik hastalıklara ve postoperatif bakım koşullarına göre değişkenlik göstermektedir. Yetişkin hastalarda pediatrik hastalara kıyasla kanama sıklığının daha yüksek olduğuna dair veriler bulunmaktadır.

Kanama komplikasyonunun yönetimi, kanamanın şiddetine ve süresine göre şekillendirilir. Hafif düzeydeki sızıntı biçimindeki kanamalar, çoğu durumda soğuk uygulama, dinlenme ve gözlem ile kontrol altına alınabilir. Orta düzeydeki kanamalarda hidrojen peroksit gargarası, adrenalin emdirilmiş tampon uygulaması ve gümüş nitrat koterizasyonu gibi lokal girişimler değerlendirilir. Şiddetli kanamalarda ise ameliyathane koşullarında genel anestezi altında revizyon cerrahisi gerekebilmektedir. Nadiren, dış karotis arter ligasyonu veya anjiyografik embolizasyon gibi ileri girişimlere başvurulması söz konusu olabilmektedir. Kan kaybının fazla olduğu olgularda transfüzyon ihtiyacı doğabilir. Bu sebeple postoperatif dönemde tükürükte kan görülmesi, ağızdan taze kan gelmesi veya sık yutkunma hissi gibi bulguların hekime bildirilmesi önem taşımaktadır.

Ağrı, tonsillektominin en yaygın erken dönem yakınmalarından birisidir ve yaklaşık iki hafta süren bir iyileşme sürecinin belirleyici unsurudur. Farengeal mukoza ve kaslarda oluşan yara yüzeyi, yutkunma sırasında sürekli olarak uyarılmakta ve bu durum ağrının inatçı bir seyir izlemesine yol açmaktadır. Ağrı özellikle çocuklarda beslenme reddine, sıvı alımının azalmasına ve dehidratasyona zemin hazırlayabilmektedir. Kulağa yansıyan referral ağrı, glossofarengeal sinirin tonsil lojundaki dallanması nedeniyle oldukça sık bildirilen bir bulgudur ve otit tablosu ile karıştırılmamalıdır. Ağrı yönetiminde parasetamol temel bir seçenek olarak öne çıkarken, nonsteroid antienflamatuar ilaçların kullanımı konusunda kanama riski nedeniyle güncel kılavuzlar farklı görüşler sunmaktadır. Opioid türevi ilaçların, özellikle küçük yaş grubunda solunum depresyonu riski nedeniyle dikkatli değerlendirilmesi önerilmektedir.

Dehidratasyon, ağrıya bağlı olarak sıvı alımının azalmasıyla gelişen bir komplikasyondur. Özellikle küçük yaş grubundaki hastalarda ağız kuruluğu, idrar miktarının azalması, ciltte turgor kaybı ve halsizlik gibi bulgular değerlendirilmelidir. Serin, yumuşak ve az baharatlı gıdaların tercih edilmesi, sıvı alımının aralıklı ve küçük miktarlarda sürdürülmesi önerilir. Dondurma ve soğuk pürelerin kısa süreli olarak damar büzücü etki göstermesi, hem ağrının azalmasına hem de sıvı alımının kolaylaşmasına katkı sağlayabilir. Ağız yoluyla yeterli alım sağlanamayan olgularda hastaneye yatış ve intravenöz sıvı desteği gündeme gelebilmektedir. Kilo kaybı, iştahsızlık ve halsizliğin uzaması durumlarında hekimle iletişime geçilmesi önem taşımaktadır.

Enfeksiyon, postoperatif dönemde nadir görülmekle birlikte klinik açıdan önemli bir komplikasyondur. Tonsil lojunun ağız florasıyla sürekli teması, teorik olarak enfeksiyon riskini artırıcı bir faktör oluştursa da uygun ağız hijyeni ve düzenli takip ile bu risk büyük ölçüde azaltılabilmektedir. Ateş, kötü kokulu ağız, yara yerinde pürülan görünüm, boyunda hassasiyet ve genel durumda bozulma gibi bulgular enfeksiyon açısından uyarıcı kabul edilmektedir. Sistemik antibiyotik kullanımı konusundaki yaklaşım kurumlar arasında farklılık göstermekte olup rutin proflaksinin yararı tartışmalıdır. Bazı olgularda peritonsiller apse, retrofarengeal apse veya sepsis gibi ağır tablolar bildirilmiş olsa da bu durumlar oldukça nadir gözlenmektedir. Dental enfeksiyon odaklarının ameliyat öncesinde değerlendirilmesi, postoperatif enfeksiyon riskini azaltmaya yönelik önerilerden birisidir.

Solunum yolu ile ilgili komplikasyonlar özellikle obstrüktif uyku apnesi nedeniyle opere edilen çocuklarda dikkatle izlenmesi gereken bir alanı oluşturmaktadır. Postoperatif dönemde farengeal ödem, ağız içi kanama, sekresyon birikimi ve rezidüel anestezik etkisi solunum güçlüğüne yol açabilmektedir. Küçük yaş grubu, ağır obstrüktif uyku apnesi tanısı, kraniofasiyal anomali, obezite, nöromusküler hastalık ve prematürite öyküsü olan hastalarda yatarak izlem önerilmektedir. Postobstrüktif pulmoner ödem, uzun süreli üst hava yolu tıkanıklığının aniden çözülmesinin ardından ortaya çıkan ve nadir görülen fakat ağır seyredebilen bir tablodur. Nabız oksimetresi ile sürekli izlem, oksijen desteği ve gerektiğinde yoğun bakım gözetimi bu tür olgularda uygulanan temel yaklaşımlar arasında yer almaktadır.

Ses ve konuşma ile ilgili değişiklikler, tonsillektomi sonrasında görülebilen ancak çoğunlukla geçici nitelikte olan bulgular arasında sayılmaktadır. Rezonans değişikliğine bağlı olarak sesin tonu geçici olarak değişebilmekte, bazı hastalarda hipernazalite tarif edilebilmektedir. Bu durum, orofarengeal boşluğun genişlemesi ve yumuşak damak hareketlerinin geçici olarak etkilenmesi ile ilişkilendirilmektedir. Çoğu olguda bulgular birkaç hafta içinde kendiliğinden azalırken, nadir olgularda velofarengeal yetmezlik gelişebilmekte ve konuşma terapisi gerektirebilmektedir. Ameliyat öncesinde submuköz yarık damak varlığının değerlendirilmesi, bu komplikasyon riskinin öngörülmesi açısından önem taşımaktadır. Şarkıcılar, seslendirme sanatçıları ve sesini profesyonel olarak kullanan bireylerde ameliyat kararının multidisipliner bir bakış açısıyla verilmesi önerilmektedir.

Tat alma bozuklukları, sıklıkla göz ardı edilen ancak literatürde bildirilmiş komplikasyonlar arasında yer almaktadır. Glossofarengeal sinirin lingual dalının tonsil lojuna yakın seyri, cerrahi diseksiyon sırasında traksiyon veya termal hasar sonucu bu sinirin geçici ya da kalıcı olarak etkilenmesine neden olabilmektedir. Metalik tat hissi, tat körlüğü veya tat algısında değişiklik gibi yakınmalar bildirilmiştir. Olguların büyük bölümünde tat duyusu haftalar ya da aylar içinde eski haline yaklaşmakta, kalıcı bozukluk oranı düşük düzeyde kalmaktadır. Diseksiyon sırasında lateral planların korunması ve aşırı koterizasyondan kaçınılması, bu komplikasyonun önlenmesine yönelik önerilerin başında gelmektedir. Beslenme alışkanlıklarındaki değişikliğin bu bulguyu maskeleyebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Anestezi ile ilişkili komplikasyonlar da tonsillektomi kararı verilirken göz önüne alınması gereken bir alanı oluşturmaktadır. Bulantı, kusma, boğaz ağrısı ve baş dönmesi gibi hafif düzeydeki bulgular sık karşılaşılan durumlar arasındadır. Postoperatif bulantı ve kusma, oral alımın gecikmesine ve dehidratasyona zemin hazırlayabildiğinden, antiemetik profilaksi rutin uygulamalar arasına girmektedir. Malign hipertermi, anafilaksi ve kardiyak aritmi gibi ağır anestezik komplikasyonlar oldukça nadir bildirilmiş olsa da preoperatif değerlendirme ve aile öyküsünün ayrıntılı sorgulanması bu tür risklerin öngörülmesinde önem taşımaktadır. Üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmekte olan hastalarda elektif cerrahinin ertelenmesi, larengospazm ve bronkospazm gibi solunumsal olayların önlenmesi için önerilen bir yaklaşımdır.

Nadir görülen ancak literatürde bildirilmiş komplikasyonlar arasında subkütan amfizem, pnömomediastinum, atlantoaksiyal subluksasyon olarak da anılan Grisel sendromu, servikal apse ve mandibular kondil dislokasyonu yer almaktadır. Grisel sendromu, özellikle nazofarengeal bölgedeki cerrahi ya da enfeksiyon sonrasında servikal ligamanlardaki gevşemeye bağlı olarak gelişen ve boyunda ağrılı tortikollis ile kendini gösteren bir tablodur. Ağız açacağı kullanımına bağlı olarak temporomandibular eklemde geçici ağrı, çene açma kısıtlılığı ve dişlerde hassasiyet gibi durumlar da bildirilmiştir. Kalıcı diş hasarı, entübasyon veya ağız açacağı sırasında görülebilen bir komplikasyon olarak akılda tutulmalıdır. Dental değerlendirmenin ameliyat öncesinde yapılması, bu tür istenmeyen olayların en aza indirilmesine katkı sağlar.

Uzun dönemde bildirilen olası komplikasyonlar arasında tonsil dokusunun rezidüel kalması ve yeniden büyümesi yer almaktadır. Özellikle intrakapsüler teknikle yapılan tonsillotomi uygulamalarında bu ihtimal daha belirgin olarak gündeme gelmektedir. Rezidüel doku, yineleyen enfeksiyonlara veya solunum güçlüğüne yol açtığı takdirde revizyon cerrahisi gündeme gelebilir. Farengeal skar dokusu ve stenoz oldukça nadir görülen geç komplikasyonlar arasında yer almaktadır. Ayrıca bazı çalışmalarda üst solunum yolu florasında değişiklikler ve immünolojik parametrelerde geçici dalgalanmalar bildirilmişse de bu bulguların uzun vadeli klinik önemi konusunda literatürdeki tartışmalar sürmektedir. Yetişkin hastalarda iyileşme süresinin çocuklara kıyasla uzadığı ve komplikasyon oranlarının yüzde bir ile beş arasında değişebildiği belirtilmektedir.

Komplikasyon riskini azaltmaya yönelik olarak ameliyat öncesi değerlendirme sürecinin ayrıntılı yürütülmesi önerilmektedir. Kanama diyatezi öyküsü, aile öyküsü, kullanılan ilaçlar, özellikle antikoagülan ve antiagregan ilaçların dökümü, sistemik hastalık varlığı ve önceki cerrahi öykü sorgulanmalıdır. Gerekli görüldüğünde tam kan sayımı, koagülasyon testleri ve kan grubu tayini gibi laboratuvar tetkikleri istenmektedir. Cerrahi tekniğin seçimi hasta özelinde belirlenmekte olup her yöntemin kendine özgü avantajları ve komplikasyon profili bulunmaktadır. Postoperatif dönemde yumuşak gıda ile beslenme, aşırı fiziksel aktiviteden kaçınma, sigara ve alkolden uzak durma, sıcak yiyecek ve içeceklerden sakınma gibi önerilere uyum, iyileşme sürecinin sorunsuz tamamlanmasına önemli katkılar sağlamaktadır. Kontrol muayenelerinin aksatılmaması, olası komplikasyonların erken dönemde fark edilmesi bakımından önem taşımaktadır.

Tonsillektomi kararı verilirken beklenen yarar ile olası komplikasyon riskleri arasındaki denge, hasta ve yakınlarıyla ayrıntılı biçimde paylaşılmalıdır. Bilgilendirilmiş onam süreci, yalnızca yasal bir zorunluluk olmanın ötesinde, hastanın postoperatif dönemde karşılaşabileceği durumlara hazırlıklı olmasını sağlayan bir iletişim aracı işlevi görmektedir. Ameliyat sonrası dönemde ağızdan taze kanama, yüksek ateş, şiddetli boyun ağrısı, solunum güçlüğü, aşırı halsizlik ve sıvı alamama gibi bulguların ortaya çıkması durumunda vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekmektedir. Deneyimli bir cerrahi ekip, uygun ameliyathane koşulları, standardize edilmiş postoperatif bakım protokolleri ve hastanın süreç boyunca aktif iş birliği, komplikasyon oranlarının kabul edilebilir düzeyde tutulmasına ve iyileşme sürecinin öngörülebilir bir seyir izlemesine katkı sağlamaktadır.

Meet Our Specialist Physicians

Book an appointment now or call us for your health.

WhatsApp Online Appointment