Gastroenteroloji

Karaciğer Yağlanmasında Diyet

Karaciğer Yağlanması ve Diyet, belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebilen ve uzman değerlendirmesini gerektiren bir tablodur. Klinik özellikleri ve değerlendirme yaklaşımını öğrenin.

Karaciğer yağlanması, tıbbi literatürde hepatosteatoz olarak tanımlanan ve karaciğer hücrelerinin ağırlığının yüzde beşinden fazlasının yağ birikimiyle kaplanması durumunu ifade eden bir metabolik bozukluktur. Günümüzde erişkin nüfusun önemli bir bölümünü etkileyen bu tablonun yönetiminde beslenme düzeninin yeniden şekillendirilmesi belirleyici bir rol üstlenmektedir. Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı olarak sınıflandırılan formun ortaya çıkışında obezite, insülin direnci, tip 2 diyabet ve dislipidemi gibi metabolik risk faktörleri belirgin biçimde öne çıkmaktadır. Söz konusu tablonun yönetiminde, kişiye özel hazırlanan bir diyet programının ilaç dışı yaklaşımların temel bileşeni olarak değerlendirildiği görülmektedir. Beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi ile karaciğer enzim değerlerinde gözlenen düşüş, görüntüleme bulgularındaki gerileme ve genel metabolik profildeki iyileşmeye katkı sağlar niteliktedir.

Karaciğerdeki yağ birikiminin patofizyolojisi incelendiğinde, diyetle alınan basit karbonhidratların ve fruktoz içeriği yüksek gıdaların merkezi bir konumda bulunduğu anlaşılmaktadır. Fazla miktarda alınan basit şekerlerin karaciğerde de novo lipogenez adı verilen süreçle serbest yağ asitlerine dönüştürüldüğü, bu asitlerin ise trigliserit formunda hepatositlerde depolandığı bilinmektedir. Şekerli içecekler, meyve suları, hazır tatlılar, beyaz ekmek ve rafine unlu mamuller bu mekanizmayı doğrudan tetikleyen başlıca gıda grupları arasında sayılmaktadır. Fruktoz metabolizmasının yalnızca karaciğerde gerçekleşmesi nedeniyle yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren ürünlerin tüketiminin sınırlandırılması özellikle önemli görülmektedir. Beslenme planının kurgusunda öncelikli hedefin bu tür rafine karbonhidrat kaynaklarının azaltılması olduğu vurgulanmaktadır.

Enerji dengesinin sağlanması, karaciğer yağlanmasının yönetiminde belirleyici bir başlık olarak öne çıkmaktadır. Fazla kilolu ya da obez bireylerde vücut ağırlığının yüzde beş ile yüzde on arasında azaltılmasının karaciğerdeki yağ oranında belirgin bir gerileme sağladığı, yüzde on ve üzerindeki kayıpların ise histolojik olarak inflamasyon ve fibrozis göstergelerinde iyileşmeye katkı sağladığı klinik gözlemlerle desteklenmektedir. Ancak kilo kaybının hızlı ve kontrolsüz biçimde gerçekleştirilmemesi gerektiği, haftada yarım ile bir kilogram arasında sürdürülebilir bir düşüşün hedeflenmesinin uygun bulunduğu belirtilmektedir. Aşırı hızlı kilo kaybının, dokulardan salınan serbest yağ asitlerinin karaciğere akışını artırarak tablonun ağırlaşmasına yol açabileceği ifade edilmektedir. Bu nedenle diyet programlarının bir sağlık kuruluşunda diyetisyen gözetiminde planlanmasının önerildiği görülmektedir.

Akdeniz tarzı beslenme modelinin, karaciğer yağlanmasının yönetiminde en yüksek düzeyde bilimsel destek gören yaklaşım olduğu kabul edilmektedir. Bu modelde zeytinyağı temel yağ kaynağı olarak konumlandırılmakta; sebze, kuru baklagil, tam tahıl, balık, sert kabuklu yemişler ve mevsim meyveleri günlük tüketimin merkezine yerleştirilmektedir. Kırmızı et tüketiminin sınırlandırıldığı, işlenmiş et ürünlerinin ise nadiren yer aldığı bu düzen, tekli doymamış yağ asitleri ve omega-3 çoklu doymamış yağ asitleri bakımından zengin bir profil sunmaktadır. Söz konusu yağ asitlerinin karaciğerdeki inflamatuvar süreçlerin baskılanmasında ve insülin duyarlılığının artırılmasında etkili bulunduğu bildirilmektedir. Yapılan çalışmalarda Akdeniz diyetine uyumun karaciğer trigliserit içeriğini azaltmaya, alanin aminotransferaz ve aspartat aminotransferaz düzeylerinde düşüşe katkı sunduğu gösterilmektedir.

Beslenme programının karbonhidrat içeriği düzenlenirken, glisemik indeksi düşük gıdaların tercih edilmesi önerilmektedir. Bulgur, tam buğday ekmeği, yulaf ezmesi, karabuğday, kinoa ve esmer pirinç gibi tam tahıl kaynaklarının, beyaz un ürünlerinin yerine ikame edilmesi öngörülmektedir. Bu ürünlerin içerdiği çözünür ve çözünmez posanın bağırsak mikrobiyotasını olumlu yönde etkilediği, insülin cevabını yumuşattığı ve tokluk süresini uzattığı bilinmektedir. Günlük posa alımının otuz gramın altına düşmemesi gerektiği; kuru baklagillerin haftada üç ile dört öğün yer almasının uygun görüldüğü belirtilmektedir. Nohut, mercimek, kuru fasulye ve barbunya gibi baklagillerin bitkisel protein kaynağı olarak da değerli olduğu, hayvansal protein alımının azaltılmasında yardımcı rol üstlendiği vurgulanmaktadır.

Protein alımının yeterli düzeyde sürdürülmesi, kas kütlesinin korunması ve kilo kaybı sürecinde metabolik hızın gerilememesi açısından gerekli görülmektedir. Diyet planında toplam enerjinin yaklaşık yüzde on beş ile yüzde yirmisinin proteinden karşılanmasının, karaciğer sağlığı açısından uygun aralık olarak değerlendirildiği ifade edilmektedir. Balık tüketiminin haftada iki ile üç kez tercih edilmesi, özellikle somon, uskumru, hamsi, sardalya ve palamut gibi omega-3 açısından zengin türlerin planda yer alması önerilmektedir. Tavuk ve hindi gibi kanatlı etler derisiz olarak; kırmızı etin ise haftada bir ile iki öğünle sınırlı tutulacak biçimde yağsız bölümlerden seçilmesi uygun bulunmaktadır. Süt ve süt ürünlerinin yarım yağlı ya da yağsız formlarının tercih edilmesi, kefir ve yoğurt gibi fermente ürünlerin bağırsak mikrobiyotasına olan olumlu etkileri nedeniyle günlük planda bulundurulması önerilmektedir.

Yağ tüketiminin niteliği ve niktarı, karaciğer yağlanması diyetinin en dikkat gerektiren bileşenlerinden birini oluşturmaktadır. Doymuş yağ asitlerinin, trans yağların ve rafine bitkisel yağların sınırlandırılması, tekli ve çoklu doymamış yağ asitlerinin ön plana çıkarılması esas alınmaktadır. Sızma zeytinyağının günlük iki ile dört yemek kaşığı arasında tüketilmesi, salatalarda ve pişirme sonrası eklemelerde kullanılması önerilmektedir. Ceviz, badem, fındık ve chia tohumu gibi kaynakların otuz gramı aşmayacak porsiyonlarda günlük planda yer alması uygun görülmektedir. Kızartma yönteminin belirgin biçimde azaltılması; buğulama, fırınlama, ızgara ve haşlama gibi pişirme tekniklerinin öne çıkarılması gerekmektedir. Margarin, hazır kek, bisküvi, kraker ve paketli atıştırmalıklarda bulunan trans yağların diyetten çıkarılması, karaciğer enzimlerinin normal aralığa yaklaşmasına katkı sağlar nitelikte değerlendirilmektedir.

Şeker eklenmemiş içeceklerin tüketimi, beslenme planının başarısında belirleyici bir konumda bulunmaktadır. Gazlı içecekler, meyve nektarları, aromalı sütlü içecekler, enerji içecekleri ve şekerli çay-kahve karışımlarının plandan çıkarılması gerekmektedir. Günlük sıvı ihtiyacının yaklaşık iki litre suyla karşılanması, bunun yanında şekersiz bitki çaylarının, sade sodanın ve limonlu suyun tercih edilebileceği belirtilmektedir. Kahve tüketiminin ölçülü miktarlarda, günde iki ile üç fincanı aşmayacak biçimde ve şeker eklenmeden gerçekleştirildiğinde karaciğer üzerinde olumlu etkiler taşıdığı, klorojenik asit içeriği nedeniyle hepatik inflamasyonun baskılanmasına katkı sağlar nitelikte görüldüğü aktarılmaktadır. Yeşil çayın içerdiği kateşinlerin de karaciğer yağ metabolizmasına olumlu etkileri bulunduğu bildirilmektedir.

Meyve tüketiminin niteliği konusunda dengeli bir yaklaşım benimsenmelidir. Meyvelerin taze ve bütün olarak, kabuğuyla birlikte tüketilmesi; posanın korunması açısından önemli görülmektedir. Meyve suyu formunun ise yüksek fruktoz yükü nedeniyle sınırlandırılması önerilmektedir. Günlük iki ile üç porsiyon meyvenin, mümkün olduğunca düşük glisemik indeksli türlerden seçilmesi uygun görülmektedir. Elma, armut, çilek, yaban mersini, ahududu, kiraz ve turunçgiller gibi antioksidan içeriği yüksek meyvelerin tercih edilmesi önerilmektedir. Sebze tüketiminde ise miktar sınırlaması bulunmamakta; brokoli, karnabahar, ıspanak, pazı, roka, marul, kabak, biber ve domates gibi seçeneklerin her öğünde yer alması istenmektedir. Enginar ve kereviz gibi sebzelerin, safra akışını destekleyici özellikleri nedeniyle beslenme planında öne çıkarıldığı belirtilmektedir.

Karaciğer yağlanmasının yönetiminde tuz alımının da denetim altında tutulması gerekmektedir. Günlük sodyum alımının beş gramı aşmaması hedeflenmelidir; ancak eşlik eden hipertansiyon veya kardiyovasküler risk durumlarında bu miktarın daha da azaltılması önerilmektedir. Salamura ürünlerin, hazır çorbaların, işlenmiş şarküteri ürünlerinin, tuzlu çerezlerin ve fast-food türü gıdaların diyetten çıkarılması gerekmektedir. Yemeklere lezzet katmak amacıyla nane, kekik, fesleğen, biberiye, kimyon, sumak ve limon suyu gibi doğal tatlandırıcıların kullanılması önerilmektedir. Alkol tüketiminin ise karaciğer yağlanması bulunan bireylerde tamamen kesilmesinin uygun bulunduğu, ancak sınırlı miktarda dahi alkol alımının hepatik yağlanmayı ağırlaştırma potansiyeli taşıdığı için nadiren tolere edilebilir bir seçenek olarak değerlendirildiği görülmektedir.

Öğün düzeni ve zamanlaması, beslenme planının etkinliğini belirleyen diğer önemli unsurlar arasında sayılmaktadır. Üç ana öğün ve gerektiğinde bir ile iki ara öğünden oluşan bir düzenin, kan şekeri dalgalanmalarını azaltmaya ve karaciğer üzerindeki metabolik yükü hafifletmeye katkı sunduğu belirtilmektedir. Gece geç saatlerde yapılan yemeklerin karaciğer yağ birikimini artırıcı etkiye sahip olduğu bildirilmektedir. Akşam yemeğinin uyku saatinden en az üç saat önce tamamlanmasının önerildiği, gün içi aç kalma sürelerinin ise on iki ile on dört saate uzatıldığı zaman-kısıtlı beslenme modellerinin bazı hastalarda olumlu sonuçlar verdiği ifade edilmektedir. Ancak bu tür yaklaşımların hekim ve diyetisyen değerlendirmesinden geçirilmeksizin uygulanmasının önerilmediği vurgulanmalıdır. Yavaş yemek yeme, iyi çiğneme ve öğün sırasında dikkatin ekrana kaymaması gibi davranışsal düzenlemelerin de tokluk algısını güçlendirdiği belirtilmektedir.

Fiziksel aktivitenin, beslenme düzenlemesinin ayrılmaz bir tamamlayıcısı olarak konumlandırıldığı bilinmektedir. Haftada en az yüz elli dakika orta şiddette aerobik egzersiz ile iki ile üç gün direnç antrenmanının birleştirildiği bir programın, karaciğerdeki yağ oranını azaltmaya ve insülin duyarlılığını artırmaya katkı sağlar nitelikte olduğu aktarılmaktadır. Tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet ve pilates gibi düşük ile orta yoğunluklu aktivitelerin çoğu bireye uygun olduğu; kas kütlesinin korunması için ise vücut ağırlığıyla yapılan direnç egzersizlerinin ya da hafif ağırlık antrenmanlarının programa eklenmesinin uygun görüldüğü belirtilmektedir. Fiziksel aktivite ve beslenme düzenlemesinin birlikte uygulandığı yaşam biçimi değişikliklerinin, tek başına diyet veya tek başına egzersiz uygulamalarına kıyasla daha belirgin sonuçlar ortaya koyduğu klinik gözlemlerle desteklenmektedir.

Beslenme yaklaşımının bireyselleştirilmesi, karaciğer yağlanmasının yönetiminde göz ardı edilmemesi gereken bir ilkedir. Eşlik eden hastalıkların varlığı, kullanılan ilaçlar, yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite düzeyi ve sosyokültürel alışkanlıklar plan üzerinde belirleyici bir etki taşımaktadır. Tip 2 diyabetli bireylerde karbonhidrat dağılımının, kronik böbrek hastalığı bulunan bireylerde protein ve elektrolit içeriğinin, gebelik ve laktasyon dönemlerinde ise mikro besin öğelerinin özel olarak planlanması gerekmektedir. Bariatrik cerrahi geçirmiş ya da geçirmesi planlanan hastalarda beslenme desteğinin cerrahi öncesi ve sonrası süreçlerde yeniden yapılandırıldığı; bu süreçte karaciğer yağlanmasının seyrinin de yakından izlendiği belirtilmektedir. Kişiye özel beslenme planlarının bir sağlık kuruluşunda diyetisyen tarafından hazırlanması ve düzenli aralıklarla güncellenmesi önem taşımaktadır.

Vitamin ve mineral desteklerinin gündeme getirilmesi durumunda hekim değerlendirmesinin belirleyici olduğu ifade edilmektedir. Özellikle E vitamini desteğinin bazı hasta gruplarında karaciğer enflamasyonunun gerilemesine katkı sunduğu bildirilmekle birlikte, doz ve süre kararının bireysel değerlendirmeye bağlı olduğu belirtilmelidir. D vitamini eksikliğinin karaciğer yağlanması ile ilişkilendirildiği, eksiklik saptanan bireylerde uygun replasman uygulamasının önerildiği aktarılmaktadır. Kolin, betain, omega-3 preparatları ve probiyotik ürünlerin hepatosteatoz üzerindeki etkilerine yönelik araştırmalar sürmekte olup bu ürünlerin kullanımının hekim önerisi olmaksızın başlatılmaması gerekmektedir. Bitkisel ürünlerin ve hazır zayıflama karışımlarının karaciğer üzerinde toksik etkiler oluşturma potansiyeli bulunduğundan, denetimsiz kullanımlarının nadiren güvenli bulunduğu ifade edilmektedir.

İzlem sürecinde beslenme programının etkinliği, karaciğer enzim değerleri, lipid profili, açlık glukozu, insülin ve HOMA-IR indeksi, HbA1c ölçümleri, karın çevresi, vücut kitle indeksi ve gerektiğinde ultrason ile fibroskan ölçümleri üzerinden değerlendirilmektedir. Genellikle üç ile altı ay aralıklarla yapılan kontrollerin, planın güncellenmesine olanak tanıdığı belirtilmektedir. Motivasyonun sürdürülmesi ve beslenme değişikliklerinin kalıcı bir yaşam biçimine dönüştürülmesi için multidisipliner destek önemli bir yer tutmaktadır. Gastroenteroloji uzmanı, endokrinoloji uzmanı, diyetisyen ve gerektiğinde psikolog eşliğinde yürütülen izlem süreçlerinin, hastaların hem metabolik hem de psikososyal parametrelerinde iyileşmeye katkı sağlar nitelikte olduğu görülmektedir. Sürdürülebilir beslenme alışkanlıklarının, karaciğer yağlanmasının seyrinde belirleyici bir konumda kaldığı ve uzun dönemli kardiyometabolik sağlık açısından da koruyucu bir etki taşıdığı vurgulanmaktadır.

Meet Our Specialist Physicians

Book an appointment now or call us for your health.

WhatsApp Online Appointment